Araplar bizi arkadan mı vurdu?

  • Eren Kutlu
  • Araplar bizi arkadan mı vurdu?

Giriş

Balkanları kaybettikten sonra Osmanlı Devleti içindeki Arap nüfusu Türk nüfusunu geçmişti. Milliyetçilik cereyanına kapılmış olan İttihat ve Terakki partisi taraftarları da bunun üzerine ‘Türkçeyi resmi dil yapma, Arapçayı yasaklama  çalışmaları’ yanında ilk seçimde meclisteki 75 olan  Arap milletvekili sayısını 5'e düşürmüşlerdi. Ayrıca  mecliste Arapça konuşmayı yasakladıkları gibi, Arapça okullar da yasaklamışlardı. Arap asıllı paşalar görervlerinden alınmış, basında da Arapları aşağılayan yazılar artaya başlamıştı. Türkçü söylemler ön plana çıkarılmaya başlanır. Halide E. Adıvar gibi ileri gelenlerinin söylemleri ile, "Araplar sürülmeli  ve toprakları sömürgelileştirilmeli, yerlerine Türkler yerleştirilmeli." şeklindeki temenniler yanında, ‘Arapları fikri çalışmalardan ve yurtlarından kovmaya’ dek birçok ırkçı görüş  açıkça ileri sürülmeye başlanmıştı. Kısa süre içinde Araplar horlanmaya, Arap kökenli yöneticiler makamlarından almaya başlanır ve Arap topraklarına Arapça bilmeyen idareciler atanır. 6 Mayıs 1916'ta Şam valisi Cemal paşa, Suriye ve Lübnan aydınlarını toplayarak Şam ve Beyrut meydanlarında idam eder.

“Cemal Paşa’nın gerçekleştirdiği bu idamlar,  Araplar’ın Osmanlı Devleti’ne olan bağlılık duygularında zayıflamaya yol açmış tepkiler artırmıştır.” (Ahmet Zekeriyya Eş-Şilik, el-Arab ve’d-Devle Usmaniyye, s.287) Bu idamların tamamen Osmanlı yanlısı olan düşünürler tarafından bile “zorbalık” olarak değerlendirilmekte idi. (Emir Şekib Arslan, İttihatçı Bir Arap Aydınının Anıları, s.101)  “Cemal Paşa için artık herkesin bildiği rütbe ve nüfuzdan başka, masallaşmış hükümler bile vardı. Suriye’de derlerdi ki, eğer Cemal Paşa birisiyle görüştüğü zaman burnunu kaşırsa sürgün düşünüyor, sakalını karıştırırsa, affedip etmemeyi düşünüyor, demektir. Yalnız bıyık burkmasından korkunuz, o zaman bu görüşmenin ölüme kadar yolu vardır.” (Falih Rıfkı Atay, Zeytin Dağı, s. 62) Suriye’deki baskın Arap nüfusunu azaltmaya ve bu kimliği Suriye için belirgin bir kimlik olmaktan çıkarmaya yönelik olarak uygulanan sürgünler de, Türkleştirme politikasının en somut göstergelerindendi. (Arslan, s. 98) “Osmanlı egemenliğinde yaşayan Arapların çok büyük bir çoğunluğu Osmanlı Devleti’nden ayrılarak bağımsız bir Arap devleti kurmak fikrinden uzaktı. Şam ve Beyrut’taki isyan ettirilmesi düşünülen “milliyetçi” Arap askerleri bile savaş sonuna kadar Cemal Paşa ile birlikte İngilizlere karşı savaşmışlardır.” (Hayriyye Kasımiyye, El-Hükumetü’s-Suriye fi Dımaşk, s. 2) 1914 Ekim’ine kadar Doğu Arap vilayetlerinde, Arap Milliyetçiliği’nin açık savunucusu ve Arap milliyetçisi cemaatlerin  üyesi olanların adedi sadece 126 idi. (Janet Wallach, Desert Queen:The Extraordinary life of Gertrude Bell, s.77-78) Bu o dönemde Suriye’de her 100.000 kişiye 3.5 Arap milliyetçisi düştüğünü göstermektedir ki, bunların bağımsızlık talep edip etmedikleri belli değildir!

Bu arada Avrupalı devletlerde -Başta İngilizler-  Arap Müslümanlar arasında İttihatçıların yaptıklarını körükleyerek, Arap unsur arasındaki huzursuzluğu artırır. Ümmet şuurundan habersiz, ırkçı dayatmalar ne yazık ki ümmeti sonunda parçalamıştır. Tüm bunlar ittihatçıların faaliyetleri sonucu gerçekleşmiştir. Bu arada İttihat ve Terakki içinde Arap nüfuzu azalırken Yahudi ve Hristiyan unsurların tesiri de hızla artmıştır!  Bizzat ‘ittihatçıların atadığı’ Şerif Hüseyin, bu olaylar zincirini kullanarak 10 Haziran'da ayaklanır.  Şerif Hüseyin da isyan hareketinin “Halifenin değil, ancak bozkurda ibadet edecek derecede Turancılıkla meşbu (dolmuş) olan nazırların (Bakanların) aleyhine” olduğunu ilan eder. (Prof. Dr. Erol Güngör, İslam'ın Bugünkü Meseleleri, s. 160) Evet, siyasi amaçlarına alet olacak mazereti bizzat İttihatçılar Şerif Hüseyin'in eline vermiştir ama yine de birçok Arap aydını ve kabileler onu eleştirmişler, ayaklanmaya katılmamışlardır. “Müslümanlar ve ‘Arap nüfusunun büyük çoğunluğu’ Osmanlı idaresine sadıktılar. Onların 'kalan son güçlü İslam imparatorluğunu' zayıflatmak gibi bir niyetleri yoktu.” (N. Zeine, Arab Turkish Relations and The Emergence of Arab Nationalism, Greenwood Press, Westport 1981, s. 58)  Tüm bunlar yaşanırken, “Mekke’den ayrılırken, bizimle beraber Medine'de kalıp aylar süren kuşatmanın her türlü sıkıntısını çeken, açlığına bile katlanan yerli Araplar ise tam bir matem havası içinde hüngür hüngür ağlamaktadırlar.” (Feridun Kandemir, Medine Müdafaası: Peygamberimizin Gölgesinde Son Türkler, s. 235)

Kısaca, İttihatçılar gelene dek Araplarla Türkler yan yana birçok cephede savaşmışlardır. I. Dünya savaşı ilan edilince ‘Cihad çağrısına’ uyan yüz binlerce Arap Osmanlı safında savaşlara katılmıştır. Çanakkale  (Başta Şam, Halep, Kudüs, Bağdat, Trablus'lu Arap Müslümanlar olmak üzere) Kafkas ve balkanlarda yatan  ve mezarı tespit edilebilen en az 200 Arap kökenli şehit de bunun delilidir. İlginçtir, Arap oldukları halde kendilerine ‘Türk’ olarak tanıtan Araplar da mevcuttur, hem de 1900 yıllara  dek! Yani Jön Türklerin ırkçı Türkçülük söylemlerinin başlama tarihlerine dek!

1900'lü yıllarda Arjantin'e göç eden ve Cumhurbaşbakanı olan Carlos Menem'in dedeleri Lübnanlı Arap iken kendilerini "El-Turko" olarak tanıtmakta idiler. “Açık kaynaklarda bugün Latin Amerika'nın, Osmanlı pasaportuyla 19. yüzyılda bölgeye gelen çoğunluğu Arap, yaklaşık 30 milyon "Turco"ya ev sahipliği yaptığı ifade ediliyor.” (AA, 24.04.2023) Türkçülük iddiası ile Osmanlı'nın başına Mason  ağırlıklı Yahudi- Ermeni-Hristiyan kırması İttihatçıların ayaklanma çıkartma gayreti denebilecek hata-hainlikleri sonucu yüzlerce yıllık kardeşliğimize gölge düşürülmüştür ne yazık ki! İyi organize olmuş Mason-Yahudi lobisi emelleri için İttihat ve terakki partisini kullanmış ve Türk-Arap ayırımı ile Filistin, Yahudiler için toprak olarak ayarlanmıştır. Sonunda başta Balkanlar olmak üzere birçok toprak İttihatçılar yüzünden kaybedilmiştir. Günümüzde de Osmanlı'yı yıkıp Yahudi devletini kurduran zihniyet, o devletin devamı için, eskisi gibi hâlâ Arap düşmanlığını Türkler arasında körüklemeye devam etmektedir. Ayrıca bizlerde birçok hatayı hâlâ sürdürmeye devam etmekteyiz. Kıbrıs Barış Harekatında ülkemize destek olan Kaddafi'yi, ABD bombalayınca, ABD safında yer alıp onu yalnız bıraktık. Halbuki Kıbrıs harekatında ABD bizim karşımızda idi! Cezayir, yüz binlerce şehit verir ve Fransa’ya karşı ülkesini istiladan kurtarır, BM’de Cezayir’in tanınması için oylama yapılır ve Türkiye ‘red oyu’ verir ki bu nedenle Cezayir BM’ye üye olamaz…

“Birinci Dünya Savaşı sırasında Arap vilayetlerinde ve özellikle  Suriye’de meydana gelen olayların temelinde İttihat ve Terakki yönetimi ile vilayetlerde reform taleb eden Araplar arasında çıkan çatışmanın büyük tesiri vardır. Arapların büyük çoğunluğu savaşın sonuna kadar devlete sadık kalmışlar, hatta savaş bittikten sonra da Türk yönetimi ile manda idaresine karşı mücadele etmek için işbirliği içinde olmuşlardır. Şerif Hüseyin isyanı da Arapçı ve Araplar temsil eden bir isyan olmaktan çok uzaktır.” (Talha Çiçek, Birinci Dünya Savaşı’nda Osmanlı Devleti’nde Araplar, Kültür Dergisi Mart 2008) Arap Milliyetçiliğinin Öncüsü Hıristiyan Araplardı. Butros El-Bustani, Faris Şadyak, Nakkaş, Corci Zeydan gibi Hıristiyan Arapların öncülüğünde başlayan bu harekete katılan Müslüman Araplar ise, çoğunlukla Batılı fikirleri benimsemiş seküler aydınlardı. Arap milliyetçiliğini geliştirirken "Arapların İslam öncesi tarihlerine" ilgi duymaları, bundan kaynaklanıyordu. Buna karşılık muhafazakar Müslüman Arapların çoğu, Osmanlı'ya sadakat duyguları içindeydiler. Hatta sadece Sünni Araplar değil, Irak ve Suriye'deki Şii Araplar arasında bile Osmanlı'ya ve Hilafet'e bağlılık duygusu vardı. (Kemal Karpat, İslam'ın Siyasallaşması, s. 379) Geçmişte şan ve şereflerini ilk hatırlayan veya hayal edenler ve tarihlerinin modern bir versiyonunu yaratmaya çalışanlar Müslüman değil Hıristiyan Araplardı. (Karpat, s. 594)

“Tarihçi yazar Enes Demir, İslam coğrafyasındaki Çanakkale şehitlerinin bilgileri ve künyelerinden derlediği kitabında, Çanakkale'de Halepli 551, El Bablı 96 askerin şehit düştüğünü belirtti.” (AA, 15.01.2018) Günümüz Türkiye sınırları içinde yer alan şehirlerin il bazlı şehit sayıları ile 1 ile 3737 arasında değişmektedir. (Yeni Akit, 18.3.2021) “Birinci Dünya Savaşı Osmanlı subaylarının yüzde 30'u Arap bölgelerinden geliyordu. Arap bölgelerinden gelen Osmanlı askerleri, Büyük Savaş sırasında her cephede en yüksek rütbeden en düşüğe kadar her rütbede üstün bir şekilde görev yaptı.” (Birinci Dünya Savaşı Uluslararası Ansiklopedisi, encyclopedia.1914-1918-online.net/article/arab-officers-in-the-ottoman-army) “I. Dünya Savaşı sırasında Osmanlı ordusunda 300.000 Arap asker savaşmıştır.” (Karsh, Efraim ve İnari Karsh, “Reflections on Arab Nationalism”, Middle Eastern Studies, Cilt:32, No:4, 1997:374)   

Detay

“Her Türk genci ‘Arapların I. Dünya Savaşı'nda bize ihanet ettiğini’ öğrenerek büyür. Oysa bu, ancak kısmen doğrudur. I. Dünya Savaşı'nda Mekke Şerifi Hüseyin'in İngilizler ile anlaşarak Osmanlı'ya isyan ettiği ve ordumuzu arkadan vurduğu doğrudur. Ama göz ardı edilen nokta, Şerif Hüseyin'in ‘Arapların tümünü temsil etmediği, aksine bir istisna’ olduğudur.” (Mustafa Akyol, Büyüklere Masallar I: Araplar Osmanlı'ya İhanet Etti, 12.12.2005) Türk Tarih Kurumu Başkanı Prof. Dr. Metin Hülagü: Arap isyanı ifadesi doğru değil. Araplar Çanakkale ve bir çok cephede bizim yanımızda savaştı. Mekke'de İngilizler'in tahrik ettiği bir isyan var. (Haberturk, 19.1.2025)  Gazeteci Cengiz Çandar, "Arapların ihaneti" söylemi ile tarihsel gerçek arasındaki önemli farka şöyle işaret etmektedir: "Mekke Emiri Şerif Hüseyin'in Hicaz'da bazı Arap bedevi kabilelerini ayaklandırarak 1916'da İngilizlerle işbirliği yaptığı doğrudur. Ancak, Birinci Dünya Savaşı konusunda genel bir bilgisi ve fikri olan herkes, bunun 'askeri açıdan' tayin edici bir değer taşımadığını bilir. İngilizlerin daha sonra yerine getirmediği 'bağımsızlık vaadi' ile işbirliğine çektikleri Şerif Hüseyin'in ve oğullarının komuta ettiği bedevi kabileleri, Mekke-Maan hattında, yani 'asıl cephenin gerisi'nde İngiliz kuvvetlerine yardımcı olmuştur. 'Asıl cephe', önce Şüveyş Kanalı ve Kanal Harbi'nde Türk-Osmanlı kuvvetlerinin geri çekilmesinden sonra Filistin'de kurulmuştur. ‘Filistin'de tek bir Arap ayaklanmamıştır.’ Suriye'de, Irak'ta, Lübnan'da Türk kuvvetlerini 'arkadan vuran' herhangi bir olay olmamıştır. Arapların ezici çoğunluğu, İstanbul'a yani Türkiye'ye sadık kalmıştır. Arabistan Yarımadası'nın Hicaz bölümünden Akabe'ye kadar olan 'cephe gerisi' dışında, Arapların Türkleri arkadan vurduğuna dair tarihte herhangi bir kayıt yoktur." (Cengiz Çandar, "Sharon'cu Vicdansızlar-Filistin Yalanları", Yeni Şafak, 5 Nisan 2002) Fransız tarihçi Prof. Catharine Nicault ise bu konuda şunu söylemektedir: Araplar “Bazı keyfi uygulamaları tenkit etseler de imparatorluğa derinden bağlı olup Arap milliyetçiliğini değil Osmanlı vatanseverliğini savunmakta idiler.” (Catharine, Nicault-Kudüs -1850-1948-, s. 191) Aynı gerçek, American-Israeli Cooperative Enterprise (Amerikan-Israil İşbirliği Girişimi) adlı düşünce kuruluşunun başkanı, Ortadoğu analisti Mitchell G. Bard tarafından da, sözkonusu kuruluşun sitesinde şöyle vurgulanır: O dönemin romantik kurgusunun aksine, Arapların çoğu I. Dünya Savaşı'nda Türklere karşı müttefiklerin yanında savaşmadılar. İngiliz Başbakanı David Lloyd George'un belirttiği gibi, Arapların çoğu, Türk yöneticileri için savaştı. Faysal'ın Arabistan'daki taraftarları, bir istisnaydı." (https://web.archive.org/web/20060427112350/http://www.jewishvirtuallibrary.org/jsource/myths/mf1.html)

 

Araplar'ın topluca ihanet etmesi bir yana, çoğu Osmanlı ordularını fiilen desteklemiştir. Konu hakkındaki uzmanlardan biri olan Dr. Zekeriya Kurşun'un ifadesiyle, "I. Dünya Savaşı'nda Türk ordusu ile beraber çeşitli cephelerde Türklerle omuz omuza çarpışan Arapların büyük yararlıklar gösterdikleri bir hakikattir." (Zekeriya Kurşun, Yol Ayrımında Türk-Arap İlişkileri, s. 153) Hatta, “1904'te Osmanlı Padişahı Sina üzerinde hak iddia ettiğinde, Mısırlı milliyetçi lider Mustafa Kamil, İslamcılık ruhu içinde, onun yanında ve Mısır'ın çıkarlarını savunan Lord Cromer'in karşısında yer almıştır.” (Peter Mansfield, Osmanlı Sonrası Türkiye ve Arap Dünyası, s. 29; Peter Mansfield, The British in Egypt, s. 164-165) “Hüseyin’in oluşturduğu gücün askeri açıdan bir önemi yoktu. Önemli Arap aileler isyana katılmamıştı. Şerif Hüseyin’e katılanlar Medine çevresinde parayla tutulmuş birkaç bedevi kabile ile Haşimiler’in Banu Kolu’na mensup birkaç kabileden ibaretti (toplam 5000 kişi) Mesela, Mekke, Taif, Cidde bölgesindeki kabilelerin hiçbiri isyana taraftar olmamıştır. Daha da önemlisi ne Bağdat ne de Şam’da ufak-tefek birkaç patırtı dışında, ‘isyan’ olarak adlandırılabilecek bir hareket görülmemiştir.” (Yavuz Bahadıroğlu- Vakit, 19-21.06.2010)

“Genç entellektüel Araplar, mücadelelerinin geleceğini Türk idaresinden bağımsız olarak görmüyorlardı. Hiçbiri Arap topraklarının bağımsızlığından söz etmediği gibi böyle bir amaç için de çalışmıyordu. Tam tersine, birçoğu, daha geniş ve daha büyük bir Türk imparatorluğu görmek istiyorlardı.” (David Ben Gurion, Looks Back, Talks with Moshe Pearlman, s. 46) Peki, 1922 sonlarında Türk Milli Mücadelesi zafere doğru yürürken, ‘bazı Filistinli Arap liderlerin Kemalistlere başvurarak, kendi kaderlerini tayin hakkı elde edebilecekleri Türk mandası istediklerini’ biliyor muydunuz? “Filistinli Araplar, ‘Türk mandası’ istiyor.” (Jason Porath, The Emergence of Palestinian, Arab National Movement 1918-1929: Filistin Arap Ulusal Hareketinin Doğuşu 1918-1929, s. 160-165) ve “Genelde de Araplar bağımsız devletçiklerdense Türkiye'ye bağlı kalmayı tercih ediyorlardı.” (Kemal Kahraman, Muhammed M. Pickthall, s. 50) Hatta “Suud Emiri ve Yemen 1922'de Türkiye'ye bağlanmak istemişlerdi.” (Risale Haber, 14.11.2024)

Ne Yaptı Araplar? 

Cemal Paşa'nın İttihat ve Terakki'nin yanlış ve kasıtlı politikaları çerçevesinde Mayıs 1916'da Şam ve Beyrut'ta Arap aydınlarını asması asla tüm Türklere ve o zaman var olan Osmanlı yönetimine mal edilemez. Aynı İttihat ve Terakkiciler Sultan Abdülhamit tarafından İstanbul'da mecburi ikamete tabi tutulan Şerif Hüseyin'i Mekke'ye göndererek Haziran 1916'da Osmanlıya karşı ayaklanmasını da sağlar. Ve bu ayaklanma 'Arapların Türkleri arkadan vurması' olarak lanse edilmiş ve Türk halkına böyle kabul ettirilmiştir. “Araplar Türkleri arkadan vurmadı. Vuran biri varsa o da İttihatçılar tarafından kışkırtılan ve İngilizler tarafından kullanılan Şerif Hüseyin'dir.” Mekke emiri, yani belediye başkanı olan Şerif Hüseyin'in ne bir ordusu ne de bir gücü vardı. Nitekim Osmanlı'ya ayaklandığı söylenen Şerif Hüseyin'in ordusunda büyük ölçüde İngiliz askerler ve siyonistler tarafından örgütlenen Yahudi gönüllüler bulunuyordu. Tam da o sırada, eski Dışişleri  Bakanı İsmail Cem’in belirttiği gibi yüz binlerce Arap insanı Osmanlı ordusunda tüm cephelerde savaşıyordu. Bu gönüllülerden on binlercesi Çanakkale'de, Sarıkamış'ta, Balkanlar'da şehit düşmüştü. Ayrıca ‘Şerif Hüseyin'in ordusunda olan Arapların da çoğu Hristiyan’ idi. “Hristiyan Araplar, Avrupalı koruyucularının da desteğiyle, Osmanlı Devleti'nin zayıflamasını da fırsat bilerek, bağımsız ve müstakil devlet olma gayesini gütmüşlerdi.” (Dr. H. Bayram Soy, Arap Milliyetçiliği: Ortaya Cıkışından 1918'e kadar, Bilig, Yaz, 2004, sayı: 30, s. 178) “Tarihlerinin modern bir versiyonunu yaratmaya çalışanlar Müslümanlar değil Hristiyan Araplardı.”  (Prof. Kemal Karpat, İslam'ın Siyasallaşması, s. 594)  “Avrupa'nın kültürel etkinliği Suriye'de kendisini başlıca dini alanda, özellikle Hristiyan Araplar vasıtasıyla hissettirmişti.”  (Bernard Lewis, The Arabs in History, s. 172) “Arap milliyetçiliği, özellikle Hristiyan Araplar arasında daha da yaygınlaşmış ve 1882'de İngiltere'nin Arap dünyasının merkezi olan Mısır'ı işgal etmesiyle daha da hızlanmıştır.” (Maurice Harari, Government and the Politics of the Middle East, s. 105; Bernard Lewis, The Arabs in History, s. 173) 

Hiçbir ulus ve devlet tarihin bir döneminin anıları ile kendi geleceğini rehin alamaz ve aldıramaz. Unutmamak gerekir ki; Türkler bağımsızlık ve kurtuluş savaşını İngiltere, Fransa, Yunanistan’a karşı vermiştir. Yunanistan'ın başbakanı Eleftherios Venizelo 1930'da ve İngiltere Kralı VIII. Edward'da 1936'da Türkiye’ye ziyarete gelmişlerdi. Ve bugün, NATO içinde bu ülkeler ile ülkemiz müttefiktir ve AB’ye üye olabilmek uğruna da bu ülkelerin neredeyse her dediğini yapmak zorunda hissetmektedir.

Almanya 1940 yılında Fransa’yı işgali etmişti. Ülke 1944 yılında işgalden kurtulur. Ama sadece 7 yıl sonra 1951 yılında Almanya ve Fransa AB’nin temeli olan ‘Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu’nu kurabilmişlerdir!

“Türkler, Araplar, Acemler, Kürtler ve bölgenin diğer halkları ve ulusları olarak birlikte olmak zorundayız. Yabancıların ve ortak düşmanların aramıza girerek bizi birbirimize kışkırtmasına ve kırdırmasına izin vermemeliyiz. Bu kırdırma her zaman askeri olmuyor. Yanlış önyargıların yerleştirilmesi ve zaman zaman bunların hatırlatılması çok daha tehlikelidir. 1910'lardaki kıyametin öncesinde yüzlerce yıllık bir Arap-Türk birlikteliği vardır.” (Hüsnü Mahalli, Akşam, 07.03.2006)

Araplar bizi arkadan vurdu mu?

İttihat Terakki’nin iktidara geldiği ilk sene Meclis-i Mebusan’ın 245 üyesinden 75’i Arap’tı. Ama Birinci Dünya Savaşı’na girdiğimizde bu sayı 5’e inmişti. İmparatorluk çatısı altında yaşayan diğer uluslar milliyetçilik derdine düştüğü halde o zamana kadar böyle bir düşünce taşımayan, daha ötesi dış dünyada kendilerini Türk olarak tanıtmakta beis görmeyen bir halktı Araplar. I. Dünya Savaşında Filistin ve Çanakkale cephesinde savaşa katılan Arapları soğutan, Cemal Paşa’nın ‘tehcir’ siyaseti ve Arap milliyetçisi olarak belirlediği aydınları Şam’da idam ettirmesi oldu. Tehcir denildiğinde aklımıza Ermeniler gelir. Oysa ilk tehcir uygulamasına Suriye’de Araplar muhatap olmuşlardı. Binlerce insan zorunlu olarak Anadolu’ya göç ettirilmişti. Ve tarihi birlikteliğe son darbeyi 6 Mayıs 1916’da Şam’da 21 Arap aydınını idam ettirerek Cemal Paşa vurmuştur. "İttihatçıların Suriye'deki idari makamlara adamlarını yerleştirmeleri ve buradaki okullarda, mahkemelerde ve idari birimlerde "Türkçe kullanımını mecburi" hale getirmeleri, ‘Arapcılık’ı Suriye'de muhaliflerin bir enstrümanı haline getirmiştir."  (Alexander Scholch (1991), “Der arabische Osten im neunzehnten Jahrhundert, 1800-1914”, Ulrich Haarman (Ed.), Geschichte der arabischen Welt, Verlag C. H. Beck, Munchen, s. 426-427) "Türk milliyetçiliği yolundaki gelişmeler, hem Arap milliyetçiliğine örnek oluşturmuş hem de Araplarda, Türklerin artık kendilerini "bir yana bıraktığı", "gözden çıkardığı" hissini uyandırmıştır." (Ömer Kurkcuoğu, Osmanlı Devleti'ne Karşı Arap Bağısızlık Hareketi, 1908-1918, Ankara Universitesi Siyasal Bilgiler Fakultesi Yayıları Ankara, s. 16)  "Ancak, Türkçe kullanma zorunluluğu Istanbul ile Araplar arasında önemli ve hassas bir konu olarak ortaya çıkmışsa da Arap siyaseti, temelde imparatorluktaki genel eğilimlere uymaya devam etmiştir. (Hasan Kayalı, Jön Türkler ve Araplar. Osmanlı İmparatorluğunda Osmanlılık, Erken Arap Milliyetçiliği ve İslamcılık (1908-1918), s. 88-90) “Mustafa Kemal’in gerek milli mücadele süresince gerekse savaş bittikten sonra Araplara muhalif bir tavır içinde olmak bir yana mutasavver Türk-Arap federasyonu dahil ileriye matuf kimi düşünceleri kendisini ziyaret eden Arap heyetlerine ifade ettiğini de kaydedeyim. Kaldı ki Atatürk gelecekte İslam ülkelerinin hilafet makamına ihtiyaç olduğu fikrinde ittifak etmeleri halinde ‘TBMM’nin manevi şahsiyetinde mündemiç olan İslam hilafetinin’ yeniden ihdas edilebileceği fikrindeydi.” (Avni Özgürel, Radikal, 13.6.2010)

İçimizdeki Araplar

“Suriye'de bir şekerci dükkanı. Hani şu, "Ne Arap'ın yüzü, ne Şam'ın şekeri" sözünden bildiğimiz meyve şekerlerinden satılıyor içeride. Dükkan sahibi, kese Kağıtlarından birine fazladan bir avuç şeker daha bırakıyor; müşterisinin İstanbullu olduğunu öğrendi çünkü. İstanbul aşığı başka bir Halepli Emine Er Ragıp, Güngören'deki evinde Suriye'ye özgü kakule kokulu kahvelerimizi yudumlarken, İstanbul'a geliş hikayesini anlatıyor. Araplara ilişkin dostane birkaç söz edecek olsanız duyacağınız cümle bellidir: "Ama onlar bizi sırtımızdan vurdu." Bu itham, Arapları yaralıyor. İngiliz oyununa gelip ihanet eden soydaşlarının yükünü taşımaktan fazlasıyla muzdaripler. Halepli Emine'nin, söyleşi boyunca belki sesi ilk kez titriyor: "Bazı Türk arkadaşlar, 'Araplar bizi sattı.' diyor. Ben de onlara, 'Babamın iki amcası Çanakkale Savaşı'nda şehit düşmüş. Gidin bakın.' diyorum." Emine'ye göre Türklerin, daha önce savaştıkları Batı ülkelerini artık dost kabul etmesinin bir nedeni var; onların daha güçlü olması! "Araplar şimdi çok zayıf." diyor, "Türk kardeşlerimiz bakıyor ki, bizde ne sanayi var, ne teknoloji. Daha güçlü olsaydık böyle söylemezlerdi." Büyük babası Osmanlı ordusunda savaşanlardan biri de Mahmud Osman. On altı sene hizmet ettiği orduyla Yemen savaşına katılan dede Türkçe de bilirmiş; ama o vakitler bu, sıradan bir olay sayılırmış. "Dedelerimizin hemen hepsi Türkçe konuşurdu." diyor Osman. "Biz çocukken, seferberlik ağıtları yakarlardı. Aralarında Çanakkale'ye katılanlar da olmuş; ancak bugün hiçbir Halepli mücahitten bahsedilmiyor!" El Cezire Televizyonu İstanbul Temsilcisi Fikri Şaban'ın ailesinde de bir Osmanlı askeri var: "Benim büyük dedem 1900'lerde Osmanlı'yla savaşa gitti ve bir daha dönmedi. Çanakkale'de kardeş kardeş yatıyorlar şimdi. Gidince görürsünüz; kimi Kudüs'ten, kimi Şam'dan, kimi Halep'ten.” (Ülkü Özel Akagündüz, 17.09.2007)

Son söz

İttihat ve Terakki'nin nasyonalist politikası  bazı Arap toplumlarında tepki toplamıştır. Özellikle Arap ülkelerinde sokakta Arapça konuşmanın yasaklanması ve Türkçenin zorunlu kılınması çalışmaları, idareci, savcı vs olarak gönderilenlerin bir yabancı imiş gibi hiç Arapça bilmemeleri, İttihatçılar içinde var olan ve epey yetkili konumdaki siyonist-Ermeni, ayrılıkçı yönetici kadro ki, Osmanlı'yı da onlar bitirmişti, Arap toplumunda dış ülkelerin de körüklemesi ile isyanlara yol açmıştır. Yönetici konumdaki İttihatçıların yanlış politikaları ve bunu kendi menfaatlerine kanalize eden İngilizlerin kışkırtması ile çoğu Hristiyan olan çok az sayıda Arap isyan eder. Bu isyanlar iyi değerlendirildiğinde, temelinde "milliyetçilik" değil, yanlış politika ve  İslam'dan uzaklaşmanın olduğu rahatlıkla görülür. Çanakkale'de bizi işgal etmek isteyen ve en az 150 yıldır bizi bölmeye çalışan İngiliz siyasetinden ve İngilizceden rahatsız olmayanlar, Çanakkale'de bizimle yan yana savaşan Araplara ve Arapçaya düşman kesilmektedirler! Halbuki Almanya ve Fransa II. dünya savaşında birbirleri ile savaştılar ama 7 yıl sonra AB'nin temellerini beraber atmışlardır! ABD, dost ve müttefik olarak tanımlanır ama ülkemdeki darbelerden teröristleri desteklemeye dek tümünün arkasında hep bu ülke vardır! Ama Arap düşmanları nedense ABD'ye karşı bir söylem geliştirmemektedirler! Tüm Batılı ülkeler Arap sermeyesini ülkelerine çekmek için kırk takla atarken biz hâlâ "arap saçı, karabaş, şamın şekeri..." gibi direk ve dolaylı arap düşmanlığı içerikli ifadeleri bile rahatlıkla kullanmaya devam ediyoruz!

“İngiltere'yi ziyaret eden Katar Emiri Şeyh Temim bin Hamed Al Sani onuruna ziyaret veren Kral III. Charles, Arapça konuştu." (Milliyet, 05.12.2024) "Arap Kıyafeti Giyen Prens Charles Kılıç Kuşanıp Dans Etti." (Basından, 19.2.2014) “İlk yurt dışı ziyaretini Suudi Arabistan'a yapan ABD başkanı Donald Trump ve Amerikalı diğer yetkililer, Suudi yetkililerle birlikte ellerinde kılıçla dans etti.” (Habertürk, 21 Mayıs 2017)

Tarih, 23 Temmuz 1922. Büyük Taarruza bir ay var. 'İleri' isimli, zamanına göre batılı tarzda yayın politikası güden gazeteden bir başlık: "Anadolu'ya yardımda evlad-ı Arabın müsabakası", yani; "Anadolu'ya yardımda yarışan Araplar." 

Ay yıldızlı Osmanlı Sancakları Altında İtalyanlar'a Karşı Şavaşan Libyalı Araplar

İşgallere Karşı Türk Arap Direnişi

Araplar İtalyanlara Karşı Trablus'da Türklerle Omuz Omuza Ay yıldızlı Sancağın Altında

Araplar Osmanlı Tuğrası ve Ay yıldızlı Sancaklar Altında Türklerle Omuz Omuza (Filistin)

Ellerinde Ay yıldızlı Sancaklarla Araplar

Araplar Filistin'de Türklerle Omuz Omuza

Ay yıldızlı Sancağın Altında Düşmana Karşı Harekete Geçen Arap Aşiretler

 

“Unutmayalım ki, Batılı devletlerin Birinci Dünya Harbinden sonra Ortadoğu’ya ekmiş oldukları nifâk tohumları bize de çok tesir etmiştir. Arap deyince, yeni Türk nesillerinin aklına daima Türk ordularını arkadan vuran İngiliz maşası bedevî kabileleri gelir;  Araplar da Türk deyince en çok İttihatçı Cemal Paşa’nın Suriye’de yaptıklarını hatırlarlar. Her iki tasavvur da yanlıştır, iki tarafı birbirine düşman etmek için İngilizler tarafından uydurulmuştur. Memleketimizdeki Batı kuklası münevverlerin sistemli bir şekilde yerleştirmeye çalıştığı Arap düşmanlığının bütün izlerini silmeliyiz. Unutmayalım ki, ‘Arap düşmanlığı propagandasının temelinde İslam düşmanlığı vardır.’ İslam dünyasının yan yana yaşayan iki büyük kitlesini birbirine düşman etmek, böylece her birini tek tek Batılılara esir etmek gayreti vardır.” (Prof. Dr. Erol Güngör, Türk Kültürü ve Milliyetçilik, s. 235-236) 

Ülkemiz, Suriye'de terör örgütleri ile savaşırken, 1974 yılında Rumların onlarca yıldır uyguladığı katliamlardan kurtardığımız ve maaşından suyuna ülkemizin karşıladığı KKTC Cumhurbaşkanı Mustafa Akıncı, 13 Ekim 2019 tarihinde sosyal medyada yayınladığı mesajda ‘hem Kıbrıs barış harekatını hem de Türkiye'nin PKK'ya karşı yürüttüğü sınır ötesi harekatı’ eleştirir. KKTC Başbakanı buna tepki gösterir ve şu açıklamayı yapar: “Kıbrıs Türk halkının çok büyük çoğunluğu buna tepkili!” Evet, günümüzde de Arap dünyasının -yönetim kadrosu hariç- çok ama çok büyük çoğunluğu ayrılığa karşı! Artık bunları aşma zamanı çoktan geldi!

 

Filistin'liler topraklarını Yahudilere sattılar mı?

İngiliz işgal güçleri Yahudilerin Filistin topraklarından mülk edinmelerini kolaylaştırmak için çeşitli baskı uygulamalarına başvururlar. Örneğin çok ağır arazi vergileri koyup, bu vergileri ödeyemeyenlerin arazilerini gasp edip bunları sembolik fiyatlarla Yahudilere satarlar. Eğer Yahudiler o insanların topraklarını parayla satın almış olsalardı, ellerindeki satış belgelerini ve tapuları gösterir, geriye dönen mültecileri de bir yerlere istif ederlerdi. Ama öyle değil! Filistinlilerden satın aldıkları toplam arazi miktarı Filistin topraklarının sadece % 0,9’una (binde 9’una) tekabül etmektedir. Araziler kesinlikle satın alma yoluyla değil, sahiplerinin tehcire zorlanması sebebiyle ve terk edilmiş topraklarla ilgili kanunun işletilmesi suretiyle işgalcilerin eline geçmiştir. (Ahmet Varol, Akit, 28 mayıs 2003; 02 Kasım 2017) "Yahudiler yerli Arap halkına karşı koyu ırkçı bir politika uyguladılar, bu politikanın ana unsurları şiddet, baskı ve terördü. Yahudilerin Arap işçi çalıştırmasını yasakladılar ve Arap halkın elindeki toprakları terörden yılmış bu insanların elinden zorla satın aldılar." (Fulya Gürses, Hasan Basri Gürses, Dünyada Dünyada ve Türkiye'de gençlik, s. 243) İngilizler Filistin'i işgal ettikten sonra Araplar bu istisnai olan satışlara da itiraz etmişler, satışların durdurulması ve resmi bir Arap meclisinin kurulması için çalışma başlatırlar ama bu faaliyetler de İngiltere sömürge bakanı Ormby Gore tarafından "kabul edilemez istekler" şeklinde değerlendirilerek engellenir. (Yeni Asır, 21 Haziran 1936) Filistin'li bayan Doktor Ayşe  Maksudi'nin Twitter'deki 16 Ekim 2023 tarihli açıklaması da bu gerçeğin altını çizmektedir: "Biz topraklarımızı satmadık. Bu bütün dünyaya yayılan en büyük yalanlardan biri. İngilizler burayı işgal ettikten sonra çok büyük vergiler koydular ve bu vergileri sürekli arttırdılar. Bir süre sonra vergilerini ödeyemeyen çiftçilerin topraklarına el koyup o toprakları Yahudilere verdiler." Tarihçi Murat Bardakçı da, ''Filistinliler toprak sattı'' diyen Ortaylı ve Şengör'e tepki gösterir: "Söyledikleri hikaye. 1918'de işgale uğrayana kadar Yahudilerin elindeki topraklar yüzde 1.5'tur. Fakat bu araziler nereden geliyor? İlber'in dediği 'Filistinli demek toprak satıp Kahire'de yiyen tiptir' ifadesi yanlış. Bunlar Filistinli değil, Lübnanlı. “Hristiyan aileler.” Bunlar, ellerindeki arazileri Yahudi ajanslara sattılar." (Son Dakika, 10.12.2023)

İsrail'in 467 gün saldırılarını sürdürdüğü Gazze Şeridi'nde can kaybı 46 bin 721'e, yaralı sayısının 110 bin 275'e yükseldiği (AA, 15.01.2025) halde halk Gazze'yi terketmedi. Bu halk mı toprak sattı?! 

Özetle, "Filistinliler topraklarını sattı' iddiası bir siyonist propagandasıdır ve vicdansızlıktır. Filistin halkının toprakları elinden alındı ve mülksüzleştirildi ve bugünkü çatışma durumuna gelindi. 194 sayılı karar gibi Birleşmiş Milletlerin (BM) değişik kararlarında 'geri dönüş hakkı' diye bir kavram bulunmaktadır. Toprağını gönüllü olarak satanlar için böyle bir uluslararası hukuk kararı olabilir mi? Filistinlilerin gönüllü sattığı söylenebilecek şahıs arazilerinin oranı binde 9'dan daha küçüktür." (Prof. Dr. Zekeriya Kurşun, AA, 21.10.2023)

 

 

Yorum Yaz

wave

Yorumlar (0)

wave

Çıkmak için ESC yapın