Konuya ek olarak, ‘İslam’da bilim ve medeniyet’, ‘Kur’an ve bilim’, ‘Müslüman bilim öncüleri’ adlı yazıları da tavsiye ederiz.
İslam Biliminin Rönesans'a Etkileri
A. Humbold, ‘Fizik ilminin hakiki mucitlerinin Araplar olduğunu’ söylerken (Haydar Bammat, Batı medeniyetinin kuruluşunda Müslümanların rolü, s. 35) Nobel ödüllü Fransız fizikçi Pierre Curie, "Müslüman Endülüs'ten bize 30 kitap kaldı, atomu parçalayabildik. Şayet yakılan bir milyon kitabın yarısı kalsaydı çoktan uzayda galaksiler arasında geziyor olacaktık." (Erol Toy, Cumhuriyet Gazetesi, 30 Temmuz 1979; Doğuştan günümüze büyük İslam tarihi, cilt 4; Genç Beyin Dergisi, Yıl: 6 Sayı: 67; Beşir Ayvazoğlu, Kitaba, Kütüphane ve Kitap Kurtlarına Dair, Türk Edebiyatı dergisi sayı 252, İDSB Genel Sekreteri Necmi Sadıkoğlu’nun "Uluslararası Endülüs Sempozyumu Açılış Konuşması", Yeni Şafak, 27 Aralık 2012) demekte, Amerikalı Yahudi tarihçi Martin Kramer ise: "Eğer 1000'li yıllarda Nobel ödülleri dağıtılıyor olsaydı, neredeyse tümünü Müslümanlar alırdı." (Mustafa Akyol, Gayri Resmi Yakın Tarih, sayfa 118; Beyaz Türkler, zenci Türkler ve dağ Türkleri, s. 81; Star, 21 Temmuz 2010; Prof. Özcan Hıdır, Batı'da Hz. Muhammed imajı, s. 71) gerçeğini itiraf etmektedir. Gustave le Bon da, “Biz Rönesans ve reform hareketlerimizi İslam'a borçluyuz.” demektedir. (Mehmet Yazıcı, Unutulmayan Anılar, s. 196) “Netice itibari ile Rönesans'ın hazırlanmasında Batının, İslam bilim ve felsefesine borçlu olduğu kabul edilmektedir.” (Hüseyin Sarıoğlu, İbni Rüşt Felsefesi, s. 33; Ömer Mahir Alper, İbni Sina, s. 156) Zaten profesör Fuat Sezgin’in ‘İslam'da Bilim ve Teknik’ isimli eseri (Sezgin, I/85-167) Avrupa'da bilim ve teknolojinin gelişmesine Müslümanların ne derece büyük bir etki ile katkı sağladığını ortaya koymaktadır.
İslam düşmanı ateist Richard Dawkins bile bu gerçeği itiraf etmek zorunda kalmıştır: “1000 yıl önce, İslami Altın Çağ tüm dünyanın öğrenimini, kitaplarını ve bilimini kucakladı. Yeni bir İslami Altın Çağımız olabilir mi lütfen?” (x.com/RichardDawkins/status/678074638119882752, 27.4.2019) “Müslümanlar Orta Çağ'da büyük işler başardılar. Müslümanların bilimi uzak geçmişte harikaydı.” (x.com/RichardDawkins/status/365499769793159171; x.com/RichardDawkins/status/365473573768400896; 8.8.2013)
“Fernand Braudel, 'Medeniyetlerin Grameri' adlı eserinde, ‘Medeniyetler tarihi aslında yüzyıllara yayılan devamlı ve karşılıklı bir ödünç almalar tarihidir.’ demektedir. Çin, Hint, Yunan-Roma medeniyeti ve İslam medeniyetlerinin taşıyıcısı olan toplumlar birbirlerinden farklı şekillerde etkilenmişler ve insanlık tarihinin seyrine yön vermişlerdir.” (İbrahim Kalın, Barbar Modern Medeni, s. 95, 97) Prof. Kalın, "Yunan düşüncesini, Hint ve Çin bilimlerini İslam dünyasına kazandıran, yepyeni bir bilim ve felsefe geleneği inşa eden Müslüman ilim adamları, hakikatin evrenselliği ve sürekliliği ilkesinden hareket ediyorlardı. İslam medeniyetinin, İslam öncesi düşünce ve bilim geleneklerini özümseyerek yeni bir sentez ürettiğini söyleyebiliriz. İslam hem diğer kültür düşünce birikimlerini benimsemiş ve dönüştürmüş hem de evrensellik iddiasında bulunmuştur." (İbrahim Kalın, İslam ve Batı, s. 51, 56, 36) derken, ne yazık ki tarihi ve bilimsel gerçeklerden habersiz olan günümüz Müslümanları, son 150 yıldır Batı medeniyeti karşısında aşağılık kompleksi içinde bulunmaktadır. Daha da üzücü olanı ise, “Bilimin sürekliliği ve bilimin bir uygarlıkta kaybolmaya yüz tuttuğunda diğer bir uygarlıkta gelişmeye devam ettiğini” ortaya koyan, modern bilim tarihçiliğinin kurucusu olan ve “İslam'ın bilime katkısının Orta Çağ öğreniminde en ‘ilerici’ unsur olduğuna inanan ve Batılı Orta Çağ araştırmacılarının bunu görmezden gelmesine” karşı çıkan (Thomas F. Glick, "George Sarton and the Spanish Arabists". Isis. 76 (4): 493; https://www.journals.uchicago.edu/doi/10.1086/353959) George Sarton ile beraber bilim tarihi üzerine çalışmalar yapan Prof. Fuat Sezgin’in ifadesi ile “İslam medeniyetinin büyüklüğünü kendi insanımıza anlatmak, Batılılara anlatmaktan daha zor” olmasıdır. “İslam medeniyetini ‘Orta Çağ’ ile bir tutmaya kalkanlar, aslında kendilerine, geçmişlerine güvensiz ve Batı karşısında aşağılık kompleksi içinde olan bir psikolojiye” sahiptirler. Yine Fuat Sezgin, ‘İslam Bilimler Tarihi Üzerine Konferanslar’ adlı kitabında bir anısını şöyle aktarmaktadır: “İlkokula girişimin ikinci veya üçüncü haftasında bize dünyanın yuvarlaklığını öğreten hanım hocamız, İslam bilginlerinin dünyanın bir öküzün boynuzunda taşındığına inandıklarını anlatıyordu. Ben zavallı çocuk, 30 yıl kadar sonra, Müslümanların ekvatorun uzunluğunu daha 9. yüzyılda birkaç metotla 40.000 km. kadar ölçebildiklerini öğreneceğimi nasıl bilebilirdim? Maalesef Batıya karşı aşağılık kompleksiyle kaleme alınan ilme dair eserlerde bunlardan hiçbir şekilde bahsedilmez. Bu inkar, Batının nankörlüğünün tezahürüdür. Doğu için ise, aşağılık kompleksinin neticesidir.” (Osman Nuri Topbaş, Aklın cinneti Deizm, s. 44) Halbuki durum tam tersidir aslında: “Carl Güstav Jung, ‘Batılılar, neredeyse sahip oldukları her şeyi Müslümanlardan aldıkları için, Müslümanlara karşı aşağılık kompleksine sahipler. O yüzden Müslümanlara, normal bir insan gibi bakamıyorlar. Fobiyle, ürkerek bakıyorlar.’ demektedir.” (Yusuf Kaplan, Genc Dergisi, 4.02.2015)
Prof. Dr. Fuat Sezgin, 16 Kasım 2009 Tarihinde İstanbul Ticaret Üniversitesi'nde verdiği konferansta, "Türk aydınları, dini, ilerlemenin önündeki en büyük engel olarak kabul ettiler ve bu suretle din düşmanlığı yaptılar. İslamiyet, çöl Araplarını, göçebe Türkleri ve ateşperest İranlıları bilim üreten toplumlar haline getirmiştir. Batılılar şimdi gözleri kamaştırıyorlar, fakat İslam dünyası da kendi değerlerinin farkında değil. Herkeste bir kompleks hakim. Umumiyetle derler ki: "Müslümanlar kaynak vermezler." Bu tamamıyla yanlış. Kaynak veren tek kültür dünyası, İslam kültür dünyasıdır. Avrupalılarda kaynak verme mefhumu yoktu. Yunanlılarda çok azdı ama Avrupalılarda tamamıyla silindi. Hatta tam aksi de var. Mesela, “11. yüzyılın sonuna doğru İtalya'da 25 tane çok mühim Arapça tıp kitabını tercüme ediyorlar ve bunların 25'ini de ya kendilerine ya da Yunanlılara nispet ediyorlar!” İbni Sina'nın taşlara dair kitabını Aristo'ya mal etmeleri gibi. Yine Huneyn bin İshak'ın kitabını Galen'e nispet ediyorlar. Bu tip çokça misal/örnek var. Müslümanlar ise kaynak veriyorlar. Bir de şunu anlamadılar. Mesela, Taberi Tefsiri'ni aldığınız zaman orada kaynak şu şekilde gösterilir: "Filan filana, o da filana, o da bana söyledi ki." Modern insanlar ise Taberi'nin bu şekilde zikredişini, sözlü rivayetler zannediyorlar, yanılıyorlar. Halbuki bunlar kaynakların dipnotlarıdır. Maalesef büyük oryantalistler bile bunu anlayamadılar.” (Fuat Sezgin, Bilim Tarihi Sohbetleri, s. 81, 95)
Ünlü yazarlarımızdan Namık Kemal, "Arabın felsefe ve bilimi, tamamı ile Araplar tarafından icat olunmadığı için Arabın fikir sahasında elde edilmiş bilgilerinden sayılmayacak mıdır? Yunanlılar da, kendilerinden evvel gelen kavimlerden birçok şeyler aldığına göre, nasıl o felsefelerin adına Yunan ilim ve felsefesi diyeceğiz?" (Namık Kemal, Renan Müdafaanamesi, s. 40) derken bu komplekse de işaret etmektedir. Unutmayalım ki, “ilim ve hikmet, dolayısıyla teknoloji insanlığın ortak malıdır; nerede bulunursa alınır. Ama İslam’ın özüne ve esaslarına aykırı olarak kullanılamaz.” (Prof. Dr. Saffet Sancaklı, Hz. Peygamber’in medeniyet inşa etmesindeki temel yapı taşları, İnönü Üniversitesi İlahiyat Fakültesi, s. 238) "Avrupa da İslam ilimlerini aldı, kendine mal etti, ondan sonra da keşifler ve buluşlar sahasında dev adımlarla yürüdü." (Prof. Muhammed Kutup, İslam'ın etrafındaki şüpheler, s. 105) “Elmalılı M. H. Yazır: ‘Batılılar nasıl ki bizim klasik eserlerimizi tercüme edip yararlandılarsa, biz de onların eserlerini tercüme edip bilimlerinden yaralanmalıyız.’ demektedir.” (Emin Arık, Deizm ve ateizm çıkmazı, s. 127) Çünkü “bilim kimsenin tekelinde değildir. Kültürler arası ortak bir üründür. Bilim devamlı gelişen bir disiplindir. Hiç kimse tek başına bir disiplin ortaya koyamaz, farklı katkılar mutlaka gereklidir. Ve hiç kimse ötekini ortaya koyduklarının üstünü örtmeye çalışmamalıdır.” (Abdullah Metin, Oksidentalizm, İki Doğu İki Batı, s. 144) Evet, hem de hiç komplekse girmeden, atalarımızdan aldıkları bilgiyi, sömürü ile elde ettikleri sermaye ile geliştiren Batı medeniyeti karşısında asla eziklik hissetmeden, Müslüman atalarımızın yolunda gidip, bilimi kaldığı yerden alıp daha ileriye taşımalı, bu ata geleneğine artık bizler sahip çıkmalıyız!
Gibb, “Müslüman alimler fikirlerini Yunan’daki ve İskenderiye’dekilerden daha ileriye götürmüşlerdir.” (Haydar Bammat, Batı medeniyetinin kuruluşunda Müslümanların rolü, s. 18) derken, ‘Avrupa’nın Üzerine Doğan İslam Güneşi’ adlı eserin mukaddimesinde Ahmet Kabaklı, “Atalarının mirasından utanmak şöyle dursun, onunla iftihar etmek, yeni bir şahsiyet ufkuna kavuşmak için” (Hunke, s. 16) okunmasını tavsiye ettiği kitabın yazarı S. Hunke de,” bu kitap Arap medeniyetine karşı uzun zamandan beri borçlu olduğumuz teşekkürü ispat için yazılmıştır. (Hunke, s. 20) demektedir.
Özetle, "Rönesans'ın meydana gelmesi, Hz. Muhammed'i takip eden insanların kültürü capcanlı bir şekilde ayakta tutmalarının sonucudur." (Ronald Victor Courtenay Bodley, Hz. Muhammed, s. 168) ve “Batı ulaştığı ilerlemeyi Müslümanlara borçludur.” (Fuat Sezgin, İslam'da bilim ve teknik I/163-166)
"Fazilet odur ki, onu düşmanlar dahi tasdik ede." (Abdurrahman Ahmet, Garbın İslam'dan öğrendikleri, s. 6) “Bugün sahip olunan medeniyetin kaynakları ile medeniyette ulaşılan seviyede, şüphesiz İslam medeniyetinin katkısının olduğu ilim ve insaf sahibi Avrupalı araştırıcılarda kabul etmektedir.” (Halil Halid, Hilal ve Haç Çekişmesi, s. 45) “İstisna da olsa” bu tür itiraflarda bulunan Batılı araştırmacılardan alıntıları aşağıda sizlerle paylaşarak, tarihimizde sahip olduğumuz o özgüvene ve bilgi seviyesine yeniden ulaşacak nesillere bir ümit aşılamak istiyoruz. Çünkü Batı için bilim sadece bir sömürü ve kapital aracıdır. İnsanlığa faydalı olmak veya insanlıkla paylaşmak Batılı insan için söz konusu dahi değildir. Bunun sonucunu da tüm dünya ve özellikle de Batının dini/siyasi/ekonomik nedenlerle düşman olduğu İslam dünyası, işgal, sömürü ve darbelerle hâlâ uğraşmak zorunda kalmaktadır!
“Müslüman toplumlar, tarihte birbirine zıt beş büyük medeniyet -Yunan, Sami, İran, Hint ve Çin- ile karşılaşmış ve her karşılaşmada kendi kültürel kimliklerini kaybetmeksizin benimsemeyi zorda olsa öğrenmiş.” (Ziyaüddin Serdar, İslam medeniyetinin geleceği, s. 67) ve sonuç itibari ile “İslam medeniyeti, diğer medeniyetlerin kavramlarını ve değerlerini süzgeçten geçirip kendi temel özellikleri ve ilkeleri ile uyum sağlayanlarını benimsemiş, kendi değerlerine ve normlarına ters düşenleri ise reddetmiştir.” (Ziyaüddin Serdar, s. 43)
HP'nin eski yönetim kurulu başkanı Carly Fiorina: “Bir zamanlar bir medeniyet vardı ki, dünyanın en büyüğü idi. Bu medeniyetin en büyük itici gücü, icatlar ve keşifler idi. Matematikçileri, bilgisayarın yapımını ve şifrelemeyi mümkün kılan cebir ve algoritmayı oluşturdular. Doktorlar, yeni tedavi yöntemleri buldular. Gök bilimcileri, uzay yolculuğunun ve keşfinin yolunu açtılar. Benim bahsettiğim medeniyet, 800 ile 1600 seneleri arasında Bağdat, Şam, Kahire saltanatları ve Osmanlı devleti ile birlikte, İslam dünyasıdır. Bizler, çoğunlukla, bu medeniyete karşı borçlu olduğumuzun farkında olmasak da, onların armağanları, bize kalan mirasın önemli bir parçasıdır. Arap matematikçileri olmasaydı, bugünkü teknoloji endüstrisinin varlığından söz edilemezdi." (Hewlett-Packard (HP), Carly Fiorina Speedhes, Technology; hp.com/hpinfo/execteam/speeches/fiorina/minnesota01.html)
Johann Heinrich Hartung, Johann Bernhard Hahn, Johann Michael Lang, Daniel Schwenter, Christoph Cellarius, Wilhelm Schickard, Theodor Hackspan gibi isimlerin diplomalarında da bezmele vardır.
‘Avrupa’yı felsefi ve siyasi olarak kuran’ Immanuel Kant'ın (ö. 1084) doktora tez savunması davetiyesinde ve Kant’ın hocası Johannes Bernhardus’un kitabının kapak sayfasında da besmele bulunmaktadır.
“Gerçekte Avrupalı bilim insanı doğayı inceleyerek bir keşfe ulaşmadı; bir Arapça kitaba baktı, içindekini aldı ve bunu kendi keşfiymiş gibi yayımladı. Küçük kan dolaşımının İngiliz bilim insanı William Harvey tarafından keşfedildiği iddiasıdır. Ancak sonradan ortaya çıkmıştır ki William Harvey’in yayımladığı bilgiler, İbnü’n-Nefis’in “Şerhu Teşrihi’l-Kanun” adlı eserinden alınmış ve orada bu keşif ayrıntılı bir şekilde anlatılmıştır. En iyi örnek ise Newton’un yaptığı intihallerdir. Burada sadece onun hareketin üç yasasını Arapça kitaplardan çaldığını göstermekle yetineceğim. Söz konusu üç yasa şunlardır: Newton’un 1. Hareket Yasası:“Bir cisim, üzerine dışarıdan bir kuvvet etki etmedikçe, ya durgun kalır ya da düzgün doğrusal hareketine devam eder.” Bu yasa, İbn Sina’nın “İşarat ve Tenbihat” adlı eserinden alınmıştır. İbn Sina şöyle der: “Bilirsin ki, bir cisim kendi doğasına bırakıldığında ve dış etkilerden arındığında, belli bir yerde ve belli bir biçimde bulunmak zorundadır. Çünkü doğası, o durumu gerektirir.” Newton’un 2. Hareket Yasası: “Bir cismin ivmesi, ona etki eden kuvvetle doğru orantılıdır.” Bu yasa, Fahreddin er-Razi’nin “el-Mebahişü’l-Meşrıkıyye” adlı eserinden alınmıştır. Orada şöyle denir: “İki cisim hareket etme kabiliyetinde farklılık gösteriyorsa, bu fark hareket eden şeyden değil, uygulanan kuvvetin farklılığından kaynaklanır. Çünkü büyük cisimdeki kuvvet, onun bir parçası olan küçük cisme göre daha fazladır. Zira küçük cisimdeki şey, büyük cisimde de vardır; hatta fazlasıyla vardır.” Newton’un 3. Hareket Yasası: “Her etkiye karşı, eşit büyüklükte ve zıt yönde bir tepki vardır.” Bu yasa da Fahreddin er-Razi’nin aynı eserinden alınmıştır. Razi şöyle der: “İki kişi tarafından eşit kuvvetle çekilen bir halka ortada sabit kalıyorsa, şüphe yok ki her biri, diğerinin etkisini dengeleyen bir kuvvet uygulamıştır.” Descartes de, İmam Gazali’nin eserlerine benzer şekilde uzun dipnotlar düşmüştü. Bu konuyu araştırmak isteyen Mısır Evkaf Bakanı Dr. Mahmud Zakzuk, bu alanda doktora yapmak istemiş ancak Alman yetkililer buna izin vermemişti.” (Turan Kışlakçı, x.com/turankislakci/status/1905301613805211756, 27 Mart 2025)
“Batı dünyası, Rönesans’tan önce İslam medeniyetinden beslenmiştir. (Dr. Maurice Bucaille, Müsbet ilim yönünden Tevrat İnciller ve Kur'an, s. 20) Lord John Davenport, ‘Hz. Muhammed ve Kur’an-ı Kerim’ adlı eserinde şunları ifade eder: “Peygamberin birçok hadisi ilme saygıyı emreder. Felsefe ve fen bilimlerinin koruyucusu, Asya’da Abbasiler ve Endülüs’te Emeviler devrindeki Müslümanlardır. Araplar ve Müslümanlar arasında Fen ve sanayi altı yüz yıllık bir yükselme dönemi geçirirken, bizim aramızda en kaba barbarlık hüküm sürmekte idi. Mosheim: Avrupa, ilk şairlik ve romantik hareketini Araplara borçludur. Araplar kendilerine özgü bir dil ve edebiyat meydana getirmişler, kendilerinden önceki kavimlere bakarak şaşılacak kadar hızlı bir düşünce ilerlemesine uğramışlardır. Sözümüze geri dönelim: Avrupa bugün bile Müslümanlara borçludur: Yunan filozoflarına ait eserlerin saklayıcısı olmak, ilmin en önemli kollarını, fen, matematik, tıp ve benzeri ilimleri ‘geliştirmek’ bakımından Avrupa Müslümanlara borçludur.” (Davenport, s. 56-57, 60) Müslümanlar, ilim alanında çalışmayı bir dini görev olarak kabul etmişlerdir. "Modern bilimin kökenlerinin dindar bilim adamları tarafından atıldığı unutulmamalıdır. Çünkü bilim, tanrının yarattığı doğa hakkında insanlara daha fazla bilgi sunmaktadır." (Modern Çağın İnanç Sorunları, Komisyon, DİB, Dr. Alper Bilgili, s. 96) "Kimya bir fen olarak hemen hemen Müslümanlar tarafından kurulmuştur. Alkaliler ve asitleri ayırdılar, yüzlerce ilaç üzerinde çalıştılar ve ürettiler" (Will Durant, The Age of Faith, s. 245) Le Bon da, “Salerne üniversitesinin sağlığı korumaya dair birçok sözleri bulunmaktadır. Bilindiği gibi Avrupa'nın en şerefli enstitüsü kabul edilen bu okul şöhretini Araplara borçludur.” demektedir. (Haydar Bammat, Batı medeniyetinin kuruluşunda Müslümanların rolü, s. 44) 700 yılından 1200 yılına kadar 5 asır, İslam âlemi fen ve tıpta dünyaya rehberlik etmiştir. İslam âleminin Hristiyan âleminin üzerindeki tesiri çeşitli ve çok büyük idi. Müslüman tıbbı 500 yıl dünyaya rehberlik etmiştir. Hristiyanların kilise ve çan kuleleri de minareye çok şeyler borçludur. Toledo'nun 1085 yılında zaptı, Hristiyan astronomi bilimine çok ilavelerde bulundu ve dünyanın küre şeklinde olduğu doktrinini canlandırdı. (Will Durant, The Age of Faith, s. 341-343) Müslümanlar optikte orijinal buluşlar ve sistematik araştırma neticelerini topladılar, kimyada deneysel metodu geliştirdiler. Cabir'den 500 yıl sonra Roger Bacon bu metodu Avrupa'ya açıkladığı zaman, bu aydınlığı Müslüman İspanya'ya borçluydu. Müslüman İspanya'nın ışığı ise Doğu İslam âleminden gelmektedir. (Will Durant, The Age of Faith, s. 249) Pusula, barut ve baskı Haçlı seferleri sona ermeden evvel Doğuda biliniyordu. (Will Durant, The Age of Faith, s. 612) “Avrupa’nın Fikri Gelişimi” adlı eserin yazarı Dr. J. W. Draper şöyle demektedir: “Tarihin en üzücü şeylerinden birisi, Avrupalı yazarların, ustaca ve sistemli bir şekilde Batı’nın İslam bilim geleneğinden aldıklarını göz önünden kaldırmaya çalışmalarıdır.” (Henry George Farmer. Historical Facts for the Arabian Musical Influence, sayfa V) Haskins: “Bütün bilimsel yöntemler Müslümanlar tarafından muhafaza edildi, ‘geliştirildi ve öğretildi.’ Hristiyan Avrupa’ya da bilim böylece Müslümanlardan geçti.” (Charles H. Haskins, Arabic Science in Western Europe, 485) “Philips Hitti: "İslam medeniyetinin modern dünyaya en büyük yardımı ve hediyesi ilimdir. Avrupa'nın ilerleme hayatında İslam kültürünün mutlak tesirini takip edemeyeceğimiz bir tek safha yoktur." R.V. Bodley: "Rönesans’ı İslamiyet'e borçluyuz." E.F. Gautier: "Bizim Rönesans'ımız, İslam medeniyetinin hatırasını çabuk unuttu. Halbuki ona karşı çok büyük minnetleri vardır." Montucla: "11. yüzyılın karanlıklarını dağıtmaya gelen ilk ışıkları Müslümanlara borçluyuz." Gustave Edmund: "İslam'ın Batı üzerindeki tesiri çok büyüktür." M. G. Watt: “Avrupa'nın ilk kaynak eserlerinde bulunan birçok atıflar, İslam tesirinin Yunan tesirinden çok daha fazla olduğunu artık kesin olarak ispat etmiştir.” (Adnan Odabaş, Dikkat misyoner geliyor, s. 92-93)
Howard R. Turner: Müslüman sanatçılar ve bilim adamları, prensler ve işçiler birlikte bütün kıtalardaki toplumları doğrudan ve dolaylı olarak etkileyen eşsiz bir kültür oluşturdular. (Howard R. Turner, Science in Medieval Islam, University of Texas Press, November 1, 1997, ISBN 0-292-78149-0, pg. 270 (book cover, last page); Robert Briffault: Günümüz biliminin Arap bilimine olan borcu şaşırtıcı keşifler ya da devrim mahiyetindeki teorilerden ibaret değildir. Bilim, Arap kültürüne bundan çok daha fazlasını; varlığını borçludur. (Robert Briffault (1928). The Making of Humanity, p. 191-202 G. Allen & Unwin Ltd.) Bilim tarihinin kurucularından George Sarton: "Orta Çağ'ın en temel başarısı, deneysel ruhun ortaya çıkışıdır ve bu aslında 12. yüzyıla kadar Müslümanlar sayesinde olmuştur." (Abdus Salam (1984) "İslam ve Bilim" In C.H.Lai (1987), İdealler ve Gerçekler: Abdus Salam'dan Seçme Deneme Yazıları , 2. Baskı, World Scientific, Singapur, S.179-213) Oliver Joseph Lodge: Eski ve yeni bilim arasındaki tek etkin bağ Araplar tarafından oluşturulmuştur. Karanlık çağlar, Avrupa'nın bilim tarihinde mutlak bir boşluk olarak karşımıza çıkmaktadır ve “bin yıldan fazla bir süre boyunca” Arabistan dışında hiçbir yerde kayda değer bir bilim adamı yoktur. (Oliver Joseph Lodge, Bilimin Öncüleri, s. 9) Batı dünyasında Alfraganus ismiyle tanınan Fergani'nin yerin çevresine ilişkin bulmuş olduğu değer (yaklaşık 40.253.700 metre), Kristof Kolomb'un Atlas Okyanusu'nu geçerek Hindistan'a ulaşma düşüncesini gerçekleştirmesinde cesaret verici bir rol oynamıştır. Kolomb bu konuda şunları söylemektedir: Seyahatlerim sırasında Lizbon'dan Gine'ye olan rotayı dikkatlice gözlemledim ve her bir derece için, Alfraganus'un değeri olan 56 3/2 millik değeri buldum. Bu ölçüme güvenmeliyiz. (J.N. Fiske, The Discover of America, Cilt I, Boston 1983, s. 377-378; Grant, 1986, s. 72-73) Zaten Amerika’yı da Kolomb'dan önce Müslümanlar keşfetmişti. (AA, 18.11.2014) Donald Campbell: "Avrupa alimlerinin Zehravi ile ilgili dikkatini çeken şey, doğumda cenini kolaylıkla çıkarmasıdır. Onun yöntemi Galen'in metodunu gölgede bırakarak Avrupa'da beş yüz yıl üstünlüğünü muhafaza etmiş ve Hristiyan Avrupa'nın cerrahi standartlarını yükseltmede etkili olmuştur." (Kalender Yıldız, Müslüman İlim Öncüleri, Işık Yayınları, 2005, s. 132) İngiltere’nin Surrey Üniversitesi’nden fizikçi Prof. Jim el Halili, BBC’nin internet sitesinde yayınlanan makalesinde, Newton’dan yedi yüz yıl önce yaşayan, Irak doğumlu Hasan İbn-i Haysem’in, ilk gerçek bilim adamı olduğunu ve Newton’ın özellikle optik alanındaki buluşlarının Haysem’in çalışmaları üzerinden yükseldiğini yazmaktadır. (NTVMSNBC, 20 Ekim 2013) "Batı, cebirden ve kahveden gitara, optikten üniversiteye dek birçok şeyi ‘Hilalin insanlarına’ borçludur. Bin yıl önce, Batı karanlıkla örtülmüşken, İslam altın çağını yaşıyordu. Londra barbar bir bataklık iken Müslüman Kordoba'nın sokakları ışıl ışıldı, York'tan Viyana'ya kadar planlı katliamlar yaşanırken, (Endülüs yönetimindeki) Toledo'da dini hoşgörü vardı. Klasik mirasımızın muhafızları olan Araplar bizim Rönesans’ımızın ebeleriydiler." (George Rafael "A is for Arabs", Jan. 8, 2002) "İslami bilimlerin Orta Çağ'da gösterdiği başarı ne Grek/Yunan öğretisini muhafaza etmekle sınırlandırılabilir, ne de daha eski ve daha uzak olan Doğu külliyatına temas etmekle. Orta Çağ İslam alimlerinin modern dünyaya devrettiği bu miras, İslam alimlerinin kendi çabaları ve katkılarıyla ‘zenginleştirilmiştir.’ Grek bilimi teorik olmaya yatkınken Ortadoğu'nun Orta Çağ bilimi, tıp, kimya, astronomi ve ziraat gibi çok daha pratik alanlardaydı." (Bernard Lewis, The Middle East, 1998, p. 266) “Müslümanlar, Yunan, Bizans, Yahudi ve Pers medeniyetlerinin mirasını da değerlendirerek, bilim, felsefe, sanat, mimari gibi farklı alanlarda ‘büyük atılımlar’ kaydetmiştir.” (Prof. Özcan Hıdır, Batı'da Hz. Muhammed imajı, s. 71) “Franz Rosenthal, “Şimdiki Batı uygarlığı da dahil, bilgi kavramının toplum hayatında klasik dönem İslam’daki kadar büyük bir önem taşıdığı başka bir uygarlık mevcut olmamıştır.” demektedir. Müslümanlar ‘kendilerine özgü farklı yöntem ve sistemler’ geliştirmişlerdir. “Müslümanlar bitkisel familyalara birçok yenilerini ilave etmişler” (Haydar Bammat, Batı medeniyetinin kuruluşunda Müslümanların rolü, s. 39) ve “Müslüman doktorlar sağladıkları en büyük ilerlemeyi cerrahi alanında gerçekleştirmişlerdir.” (Haydar Bammat, Batı medeniyetinin kuruluşunda Müslümanların rolü, s. 42) Kopernik ve Galileo gibi fizikçilerden çok daha önce, Müslümanların güneş merkezli sistemi keşfettiklerini ve dünyanın yuvarlak olduğunu ortaya koyan çeşitli çalışmalar yaptıklarını bilmekteyiz. (Emine Öğük, Yeni ateistlerin yanılgıları, s. 87-88, 90) "Batıda yaşayan Hristiyan ve Yahudi bilim adamları, İslam bilim tarihinin hemen bütün klasik eserlerini başta Latince ve İbranice olmak üzere, daha X. ve özellikle de XI. yüzyıldan itibaren XVIII. yüzyıla kadar kendi dillerine çevirdiler. Üzerlerinde yeni araştırmalar yaparak bir Batı bilim tarihi oluşturdular. Batılılar bu tür çalışmaları sayesinde, XVIII. yüzyıldan itibaren İslam memleketlerini siyasi ve ekonomik olarak istila etmeye” başlamışlardır. (Prof. Mehmet Bayraktar, İslam'da bilim ve teknoloji tarihi, s. 262) Elde ettikleri bilimsel gelişmeleri toplumları sömürmek için kullanan Batı medeniyeti, bir de bu sömürüden elde ettikleri teknolojik üstünlüğü kendi dinlerine bağlamakta ve İslam’ı ilerlemeye engel olarak göstermeye çalışmaktadırlar. “Oryantalistler, Batıdaki sanayiyi Hristiyan ilke ve değerlere bağlanmaya çalışmışlardır: Bu insanlar Hristiyanlığın hakim olduğu dönemlerde Avrupa'nın karanlık çağları yaşadığını, O dönemlerde İslam ümmetinin parlak bir hayat yaşadığını gözden kaçırırlar.” (Muhammed Bakır el-Hakim, Oryantalistler ve Kur’an hakkındaki şüpheleri, s. 22) Gustav le Bon, ‘Avrupa vahşet asırlarının en karanlığına boğulduğu bir devirde İslam idaresindeki Bağdat ve Kurtuba, sanat ve ilim ışıklarını bütün dünyaya yayan iki medeniyet merkeziydi’ demektedir. (Haydar Bammat, Batı medeniyetinin kuruluşunda Müslümanların rolü, s. 16)
"Okuyucu bu kitaptan öğrenecektir ki, Doğu ve Batı Müslümanları ‘Avrupa kültürünü’ kurdular." (Thomas Walker Arnold, The Legacy of İslam adlı kitabın önsözünden) 13. asırda Müslüman İspanya'nın Hristiyan Avrupa'ya tesiri zirveye ulaşmıştı ve İspanya, Avrupa'nın meşalesi oldu. (The Legacy of İslam, s. 5) Tıp, matematik gibi Arap fenninin kaynaklarından biri idi. (The Legacy of İslam, s. 64)
“İslam'ın sekizinci asırdan itibaren teknoloji, mimari, klasik eğitim, matematik, kimya, ziraat, suyun kullanımı, felsefe, siyaset bilimi, seyahat edebiyatı, daha doğrusu genel olarak edebiyat alanlarında ki rolü ve ehemmiyeti, Avrupa için son derece büyüktür.” (Jack Goody, Avrupa'da İslam Damgası, s. 23) “Tıp, beslenme, tarım alanında Arapça metinlerin Avrupa üzerindeki etkisi büyük olmuştur. İspanya'da, büyük ilim merkezi Toledo'nun düşmüş olması, Hristiyan Avrupa'nın Müslümanlardan kalma teknik kitaplara daha kolay ulaşmasını sağlamıştır.” (Goody, s. 91) “İslam Avrupa'nın gelişmesi sürecinde önemli rol oynamıştır. Batı Avrupa'nın 11. yüzyıl'daki üretilen dahiyane icatlarının, Arapların işgal ettikleri topraklara ihraç ettikleri teknolojinin kullanılması neticesinde gerçekleştiği düşünülmektedir.” (Goody, s. 95) “İslam'ın etkisi, bilim, teknoloji, felsefe, tarım ve ticaretle sınırlı kalmamış, edebiyata da sirayet etmiştir.” (Goody, s. 98) “Geçmişte Müslümanlar entelektüel ve bilimsel hayata katkıda bulundukları gibi bizatihi, Rönesans'ın kendisine de tesir etmişlerdir.” (Goody, s. 212)
Namık Kemal, kendi döneminde İslam’ın bilimle uzlaşamayacağını ileri süren Ernest Renan’a reddiye yazmıştır. “Ernest Renan anlayışında olan Avrupa alimlerine göre, Müslüman olduğumuz için aklımızı her türlü bilime kapalı tutarmışız da bizim haberimiz yokmuş. Kitapçığından anlaşılan tabiat ve matematik bilimlerini bilenlerin, İslam'a mutlaka, her durumda yüz çeviren kişiler olduğu iddiasındadır.” (Namık Kemal, Renan Müdafaanamesi, s. 20-21) Halbuki “İslam, bilim ve kültüre aşağılayıcı bir bakış ile bakış olsaydı, içlerinde bir tane bile alim çıkmazdı.” (Namık Kemal, s. 24) “İslam dininin yaygın olduğu yerlerde halkı alim bulmuşta cahilliğe mi sevk etmiştir?” (Namık Kemal, s. 27) “Soylu Arap kavmi, daha hükümet merkezi Şam'da iken, Yunan medeniyetinden daha büyük ve güzel eserler ortaya koyarak hikmet ve medeniyetin insanlık dünyasında yayıcı ve kurucusu olmuşlardır.” (Namık Kemal, s. 31) “Kur’an-ı Kerim'de ve hadis-i şeriflerde her müminin ilim, kültür, hikmet öğrenmekle yükümlü olduğuna dair yeterli delil vardır. İnandığı din tarafından, ilim ve hikmet tahsil etmekle emrolunan bir millet fertlerinin, 'dini emirlerden, değerlerden, iman esaslarından uzaklaşmadıkça ilim ve hikmete meyledemeyeceğini' iddia etmek, bir maskaralık değil midir?” (Namık Kemal, s. 34) “Şerefli camilerin her birinde felsefe kitaplarının okutulmakta olduğunu biliyoruz. Bir bilim ve sanatın, 'ibadethanelerin içine varıncaya kadar' okutulmasına izin verilmesi, o bilim ve sanatın bir ülkede kaldırılması mı demektir? Renan, "İslam'da astronomi biliminin yalnızca kıbleyi belirleyecek kadar öğrenilmesine izin verilmiştir." demektedir. Örneğin, Hicri 823 tarihinde Ulubey'in çalışmalarını ve rasathanesini düşününce veya Kanuni Sultan Süleyman döneminde bir taraftan İspanya bir taraftan Hint sahillerine giden Osmanlı donanmasını görünce, acaba bunları, astronomiden yalnız kıble tayin edecek kadar bilgisi olmaları mı yönlendirmiştir?” (Namık Kemal, s. 43) “Renan'ın, 'İsa'nın hayatı' adlı kitabını yayınladıktan sonra, rahiplerin çıkardıkları gürültü üzerine memleketinde bir İbrani dersi okutmaya muktedir olamadığını düşünür, bir de o asırla şimdiki asrın halini birbirine kıyas ederse, davasına ispat için getirdiği delilerden utanır sanırım.” (Namık Kemal, s. 49) “Müslümanlar, sonsuz hayatlarına hizmet için ilme çalışır, hatta dindarlığın yönlendirmesi ile sonlu hayatlarını bu çalışma yolunda geçirirlerdi. Avrupalılar, ruhban sınıfının baskılarına karşı çıkarak, Araplardan aldığı bilgi sayesinde bu dereceye gelmeyi başarmışlardır. İslam ne bilimi mahvetti, ne de bilim ile beraber mahvoldu.” (Namık Kemal, s. 55-57)
Zaten, "Müslüman bilim adamlarının, Optik, cerrahi, astronomi ve matematik alanındaki çalışmaları 16. ve 17. yüzyılda ortaya çıkan bilim devriminin temellerini teşkil etmekte." (Prof. İbrahim Kalın, İslam ve Batı, s. 54) ve “Tarih incelendiğinde, bilim ve icatlar sahasında Müslümanların büyük hizmetleri görülmektedir.” (Osman Nuri Topbaş, Aklın cinneti Deizm, s. 44)
“Haçlılar arasında en zeki bulunanlar, şarktan/doğudan aldıkları ilerleme vasıtaları sayesinde Avrupa medeniyetinin gelişmesine hizmet ettiler.” (A. Demircan, İ. S. Sırma kitabı, s. 450; Halil Halid, Hilal ve Haç Çekişmesi, s. 68)
Robert Briffault, “Bilim dediğimiz şey, Avrupa'da yeni araştırma ruhunun, yeni inceleme metotlarının, deney ve gözlem metodunun, matematiksel ölçme ve değerlendirme yöntemlerinin neticesinde ortaya çıkmıştır ki, bunlar, eski Yunan'ın ürünleri değildi. Bu ruh ve bu metotlar, Avrupa'ya Araplar tarafından getirilmiştir." (Robert Briffault, The Making of Humanity, s. 290) itirafında bulunurken, Jack Goody bu konuda şöyle demektedir: "Batı, İslam bilim ve teknolojisinden ve hatta sanatından çok şey öğrenmiştir." (Jack Goody, Avrupa'da İslam damgası, s. 23), “Müslümanlar, Orta Çağ’da bilim ve tıpta büyük ilerlemeler sağlanmıştır. İlim ve icatlar Avrupa'da, özellikle de İspanya'da, Müslümanlar vasıtasıyla yayılmıştır. Toledo'nun 1085'teki düşmesi ile buradaki bilimin çoğu Batı Avrupa'ya taşınmıştır. Batı Avrupa'daki ilmi canlanma Rönesans'tan çok önce başlamış olup, bu canlanma Müslümanlara çok şey borçludur. Tercümeler özellikle astronomi ve astroloji alanında daha yoğun yapılmıştır. Kopernik, yapılan astronomi çevirilerinden etkilenmiştir. Simya, adından da anlaşılacağı üzere batıya, Müslümanlar tarafından nakledilmiştir. Simya ilmi, İslam biliminin Rönesans öncesi dönemde Orta Çağ Avrupası üzerindeki muazzam etkisine tanıklık etmektedir. Bilginin Yakın Doğu'dan Avrupa'ya nakli, esas itibariyle Müslümanlar vasıtasıyla gerçekleşmiştir. Batıda Hristiyanlık ile İslam arasındaki karşıtlık, İslam'ın Avrupa kültürüne yaptığı katkıların küçümsenmesine neden olmuştur. Avrupalı bilgiler, öteden beri Rönesans'ın Arapların klasik kaynaklardan yaptıkları çevirilere çok şey borçlu olduğunu kabul etmektedir." (Goody, s. 33, 60, 88-94, 116, 169)
"Müslüman Bilginler, eklipliğin açısını, dünyanın büyüklüğünü ve ekinoksun presesyonunu ölçmüş, optik ve fizik alanında ışığın kırılmasını ve yer çekimini izah etmiş, gözlemevleri kurmuş, yeni ilaçlar keşfetmiş, staj sistemi oluşturmuş, yeni hijyen anlayışları geliştirmiş, cerrahi aletleri, narkozu ve cerrahi bilimini geliştirmiş, yeni aşılama tarzları ortaya koymuş, toprak işleme tekniklerini geliştirmiş, denizcilik bilimini ileriye taşımışlardır. Kimyada da, birçok yeni kimyasal maddeleri keşfetmişlerdir." (M. K. Nakosteen ve J. S. Szyliowicz, History of education, 18/16-17) “O'Leary, ‘How Greek Science Passed to Arabs’ adlı çalışmasında Müslüman bilim adamlarını, Tıp, optik ve kimya gibi alanlarda önemli çalışmalar yaptığını kabul eder.” (Bryan S. Turner, Oryantalizm Kapitalizm ve İslam, s. 123) “Akıl ve vahiy arasındaki taban tabana zıtlık iddiası, kesinlikle yapay bir zıtlıktır. Endülüs; karanlık çağ denilen devirdeki Hristiyan Avrupa orada ışık bulmuş ve bilgi kandillerini Endülüs'ün büyük üniversitelerinde yakmışlardı.” (Gai Eaton, İslam Ve İnsanlığın Kaderi, s. 151, 289) “Endülüs’teki İslam üniversiteleri Batılı öğrencilerin ziyaret ettiği bir merkez olmuştu.” (Haydar Bammat, Batı medeniyetinin kuruluşunda Müslümanların rolü, s. 10) “İslam eskiden gelen bu ilmi mirasa tevhidi bakış açısını ve ilahi kurallara teslimiyeti kazandırarak Atina ve İskenderiye’de söndürülen ilim ateşini yeniden tutuşturmuştur. İslam, yaklaşık yüz yılda Ortadoğu’dan Kuzey Afrika’ya ve İspanya’ya kadar yayılmış, daha önce pek çok medeniyetlerin gelip geçtiği bu bölgelerde birçok ilimle yüz yüze gelmiş, bu ilimlerden kendi ruhuna uyanları bünyesinde eritmiş ve kendine özgü kültürel hayatını bunlarla beslemiştir." (Seyyid Hüseyin Nasr, İslam’da bilim ve medeniyet, s. 22, 27) “Müslüman toplumları, tarihte birbirine zıt beş büyük medeniyet -Yunan, Sami kavimleri, İran, Hint ve Çin- ile karşılaştılar ve her karşılaşmada kendi kültürel kimliklerini kaybetmeksizin benimsemeyi zorda olsa öğrendi.” (Ziyaüddin Serdar, İslam medeniyetinin geleceği, s. 67) “Arapçadan Latinceye yapılan çevirilerin, Londra ve Paris olmak üzere batıda yayılması üzerine ortaya çıkan krizden Batı, İslam filozoflarının fikirlerini iyice özümseyip, kendi düşüncesi doğrultusunda yorumlayarak çıkmış ve bunun neticesinde de Rönesans hareketi başlamıştır.” (H. Bekir Karlığa, İslam Düşüncesinin Batı Düşüncesine Etkileri) Filozof William Lane Craig: "Kozmolojik delil tarihinde Arap ilahiyatçıları ve filozofları oldukça önemli bir yere sahiptir. Ancak Batı antolojisi ve kitaplarında bu Müslüman düşünürlerin katkıları göz ardı edilmiştir." (Craig, The Cosmological, s. XI) "Modern bilimin, teknolojinin, tıbbın temelleri, kendilerinden önceki uygarlıkların bilimlerini ve kültürlerini kendi kültür uygarlık şemsiyesi altında çalışarak, geçmiş bilgilerin üzerine yeni katkılarda bulunup, bu başarıları devam ettirerek modern dünyaya kazandıran; İslam uygarlığıdır." (Salim al-Hassani, İslam uygarlığındaki 1001 buluş, s. 7) "Avrupa'nın kilise baskısı altında inlediği zamanlarda bilim Avrupa'ya, Arapça tercüme eserlerle aktarılmıştır. (Dr. Ahmet Bayraktar, Ateizmus 1, s. 19) "Avrupa'nın ilerleme kaydettiği her sahada, İslam medeniyetinin mutlaka büyük payı, hissedilir bir tesiri ve kesin bir rolü olmuştur." (Robert Briffault, The Making of Humanity, s. 190) "Abbasi devletinin ilk zamanlarında ortaya çıkan ilmi hareket, dünyaya kendi güç ve kuvveti ile hakim olmuş ve eski ilmi sistemleri hezimete uğratmıştır." (Prof. Ebu'l Hasen Ali En-Nedvi, Müslümanların gerilemesiyle dünya neler kaybetti, s. 348) "Avrupa, gün batımında karanlığa gömülürken, Kurtuba, sokak lambaları ile parıldıyordu; Avrupa, kir çerisinde iken, Kurtuba'da binlerce hamam vardı." (Victor Robinson, The Story of Medicine, s. 164) “İlim, ‘batıdaki Müslüman İspanya üniversiteleri vasıtasıyla’ ve ticari münasebetler yoluyla dünyaya yayılmıştır. Araplar, Yunan ilimlerini diriltmiş ve orijinal bir ilim dünyası yaratmış, yeni araştırma yolları bulup geliştirmiştir. Rönesans, Doğu ile Batı arasındaki maddi temasa bağlanır. Bu temastan, İslam'dan fazla Avrupa istifade etmiştir. Avrupa, kültürünü o meşhur Rönesans sebebiyle İslam'a borçlu bulunmaktadır. İlim ne Doğuludur ne de Batılı, evrenseldir.” (Muhammed Esed, Yolların ayrılış noktasında İslam, s. 53, 67, 76) “İslam medeniyeti, Batılı akla büyük ilham kaynağı olmuştur. Endülüs medeniyeti, Batı medeniyetinin gelişimine katkı sağlamıştır.” (M. Aydın, siyasetin aynasında kültür ve medeniyet, s. 309) “Batıdaki bilimsel gelişmelerde İslam medeniyetindeki çalışmaların etkisi bulunmaktadır.” (İbrahim Çoban, Ateizm ve Deizm Eleştirisi, s. 74) "Matematik ve coğrafyanın belki de % 80'i İslam kültür dünyasında başarıldı. Eski dünyanın tanıdığımız haritaları en büyük gelişmelerini İslam kültür dünyasında buldular. Avrupa coğrafyacılarının elindeki 18. yüzyılın sonuna kadar ki tanıdığımız haritalar, İslam kültür dünyasında başarılanların ya tam veya bazı gelişigüzel değişikliklere uğrayan kopyaları olarak ortaya çıkmıştır." (Prof. Dr. Fuat Sezgin, İslam Kültür Dünyasının Bilimler Tarihindeki Yeri, Türkiye Bilimler Akademisi, 12 Nisan 2004) Avustralyalı yazar Jonathan Lyons, ‘Hikmet evi’ isimli eserinde Arapların Batı medeniyetini nasıl dönüştürdüğünü örneklerle anlatır. Kopernik’in Nasiruddin et-Tusi ve İbnu’ş-Şatır gibi Müslüman alimlerden ‘ilham aldığını’ söyleyen Lyons, eserini Bath'lı Adelard'ın şu tarihi sözleri ile noktalar: “Şüphesiz Tanrı evrene hükmediyor, fakat biz doğayı araştırabiliriz ve bunu yapmalıyız. Bunu bize öğreten Araplardır.” (Jonathan Lyons, The House of Wisdom, s. 201) “Aydınlanma düşünürlerinin yazdığı ansiklopediden yüzyıllar önce Müslüman alimler ve bilim adamları, büyük ansiklopedik eserler kaleme almışlar ve farklı ilim dallarını kapsamlı bir epistemik çatı altında toplanmışlardır.” (Frederick Starr, Lost Enlightenment, s. 7) “Renan, ‘İspanya'daki İslamların ilmi incelemeleri olmasaydı, Avrupa ilerleyemezdi.’ ve Mocheim, ‘Avrupa'da ortaya çıkan hikmet, fizik, felsefe, matematiğin İslam okullarından alındığı, özellikle Endülüs Müslümanlarının Avrupa felsefesinin üstadı oldukları muhakkaktır.’ demektedirler. (Operatör Doktor Mehmet Ali Derman, Çürütme (reddiye), s. 56, 78) “Batı dünyası Rönesans’tan önce İslam medeniyetinden beslenmiştir.” (Maurice Bucaille, Müsbet ilim yönünden Tevrat İnciller ve Kur'an, s. 20) “13. asırda Müslüman İspanya'nın Hristiyan Avrupa'ya tesiri zirveye ulaşmış ve İspanya, Avrupa'nın meşalesi olmuştu. Tıp, matematik gibi Arap fenninin kaynaklarından biri idi.” (Thomas Walker Arnold, The Legacy of İslam, s. 5, 64) “Haçlılar, beraberinde geriye tıp bilgilerini, hastaneleri, hamamları, astronomi, geometri ve edebiyat kitaplarını, musiki aletlerini, pusulayı ve denizcilik sanatını getirmiştir.” (Taceddin Ural, Papa bir puttur, s. 119) “İlimlerin Mısır’dan Hindistan’dan Yunanistan ve Bizans yoluyla Doğu Müslümanlığına ve İspanya’ya, oradan Avrupa’ya ve nihayet Amerika’ya geçmesi, tarihin en dikkat çekici akışlarından biridir.” (Will Durant, İslam Medeniyeti, s. 97, 260) “İslam ilmi, eski Yunan matematiğini, fizik, kimya, astronomi ve tıbbını korudu, geliştirdi ve bunu zenginleştirip Avrupa'ya iletti. İslam tıbbı 500 yıl Avrupa'ya hükmetti. Müslüman felsefesi, Aristo felsefesini koruyarak ve ‘değiştirerek’ Avrupa’ya hediye etti. İslam medeniyetinin parlak faaliyetinin bir kısmı eski Yunan'dan kalanlarla beslenmiş olabilir; ancak büyük bir kısmı, bilhassa siyaset, şiir ve sanat tamamen orijinaldir ve paha biçilemez değerdedir.” (Durant, s. 260, 262) “Goldziher: “Avrupa'da Simya, Araplara bağlanmışsa da modern kimya Araplara daha çok şey borçludur.” Bernard Lewis: “Tıp sahasında Müslümanlar, Greklerin temel görüşlerini pratik gözlemler ve klinik tecrübeleri ile zenginleştirdiler. Matematik, fizik ve kimyada onların payı çok daha orijinaldir. Cebir, geometri ve özellikle trigonometri, Müslümanların geliştirdiği ilim dallarıdır.” (Altay Can Meriç, Peygamberliğin ispatı, s. 365, 368)
Prof. Dr. George Saliba, ‘İslam Bilimi ve Avrupa Rönesans’ının Oluşumu’ adlı eserinde, ‘Kopernik'in çalışmalarıyla, daha önce yapılan çalışmalar arasındaki benzerliklere dikkat çeker ve Kopernik'in, Arap kaynaklarında hâlâ korunmakta olan fikirler ve matematiksel teknikleri, kendi çalışmalarına dahil etmeye çalışırken yaptığı hataları ve benzerlikleri ortaya çıkardığını’ söyler. İbni Şatır'ın ay modeli gibi tıpatıp çözümler, Tusi'nin çifte bağı ve Şatır'ın Merkül modelini benimsemesi gibi örnekleri sıralar ve “İslam biliminin Rönesans'tan sonra bile Avrupa'nın bilimsel geleneğini önemli ölçüde etkilediğini” belirtir. (George Saliba, s. 9) Hiç kimse, İslam bilginlerinin yeni bir bilim tarzı ortaya çıkarmış olabileceğinin, Yunan biliminin aslında yetersiz, eksik, çelişkilerle dolu olduğunun farkına varamamıştır. Rönesans ile, İslam bilimsel malzemesinin bilinçli bir biçimde atlanıp tüm bilim ve felsefenin başlangıcını Grek-Roman mirası ile açıklanmaya çalışılmıştır. (George Saliba, s. 16-17) Halbuki Bizans topraklarında klasik Yunan bilimsel metinleri, kitapları dolaşımda değildi. Zaten Bizans bilimi daha çok astronomi değil astroloji ile ilgiliydi ve bu konudaki bilgilerde, "zayıf ve etkisiz" idi. (George Saliba, s. 19) Bizans devleti resmi politikasının, "felsefeyi bastırmak" olduğu tarihi bir gerçek iken, bu iddianın, Yunan biliminin Arap topraklarına taşınmasını anlatamayacağı açıkça ortadadır. (George Saliba, s. 23) Batlamyus'un ‘Elmecisti'sini çevirmiş olan Haccac bin Matar, Arapça çevirinin özgün Yunancasındaki hataları düzeltmiştir. (George Saliba, s. 81) Haccac'a teknik terimleri ve bu kitabın hatalarını düzeltmeye kim öğretmiştir? Harezmi, 2. derece denklemlerinde yeni bir cebir disiplinini oluşturmuştur ve bu ‘Yunan kaynaklarının çevirisinden önce’ olmuştur. Harizmi'ye bunları kim öğretmiştir? Yunan bilimsel metinleri çevrilirken, Hey'e gibi Yunanlılarda olmayan özgün bir bilim dalının oluşması çarpıcıdır. Tüm bunlar, ilk kez çeviri yapmaya başlayan insanlar için ‘olanak dışıdır.’ Habeş el Hasib'in, trigonometri ve matematik projeksiyon alanında kaydettiği şaşırtıcı ilerlemeler, Hint ve Yunan kaynaklarında bilinenin de ötesine geçmiştir. Habeş, düzlem-küresel usturlapların projeksiyon tasarımını yapmıştır. Bu projeksiyonlar daha eski medeniyetler tarafından bilinmiyordu. Bu ilk nesil, Hint rakam sistemini o denli geliştirmiştir ki, Şam'da Uklidisi'nin metninde ondalık virgül ile ondalık kesirlerin ilk kez ortaya çıktığını görürüz. Özetle, yeni bir cebir ve trigonometri ve hey'e, yeni projeksiyonlar, Hint rakamlarının girişi, ondalık kesirlerin gelişmesi gibi sonuçların, o alanda ‘daha önceden çalışma yapılmadan, aynı anda ortaya çıkması’ olanaksızdır. Bilimsel aletler hiç yoktan yaratılamaz, normal koşullarda bu özellikler hep birden, aynı anda değil, zaman içinde, yavaş bir tarzda gelişir. Haccac, Harizmi ve Habeş gibi bilginler ekliptik eğikliğinin, Batlamyus'un belirttiği gibi 23;51,20 veya Hint kaynaklarında belirtildiği gibi 24,48 değil, 23;30 olduğu gözlemlenmiştir. Bu sonuçlar, ilk kez gözlem yapan deneyimsiz gökbilimcilerin çabaları ile elde edilemez. Devinim parametresinin değerinin 66 yılda bir derece olarak tanımlanması veya solar denklemin veya solar apoje hareketinin değerlerinin tanımlanması, deneyimsiz gök bilimciler tarafından gerçekleştirilemez. Bir de bunlara, Muhammed bin Musa bin Şakir ve kardeşleri Ahmet ile Hasan'ın, gök bilimine Yunan gözlemsel ve kuramsal yaklaşımlarının ‘eleştirisini’ ekleyin! Metinleri ilk kez çevirmek için çabalayan kimseler, böyle bir olgunluğa varmış olamazlar. (George Saliba, s. 32-36) Özetle, Yunan metinlerinin çevirilerinden önce de bilimsel çalışmalar yapılmakta idi ve bu bilimsel çalışmalar Rönesans'ın da temelini oluşturmuştur. Neugebauer, Pingree, Tihon ve meslektaşlarının ve en son Mavroudi'nin bağımsız çalışmaları olmasa, kimse İslam ve Bizans dünyaları arasında, beklenenin tam tersi yönde zengin bir bilimsel alışveriş olduğunu bilmeyecekti. Sorunlardan biri, Avrupa Rönesans'ının dış etkilerden bağımsız olduğu üzerinde ısrar edilmesidir. İslam dünyasından Avrupa'ya matematik teoremlerinin aktarımını görmezden gelirsek, bu teoremlerin Latin Rönesans metinlerinde, aniden ortaya çıkışını açıklayamayız. İslam dünyasındaki gökbilimcilerin birkaç yüzyıl o teoremleri kullandıklarını da biliyoruz. Bar Hebraeus'un eserini düzenleyip çeviren oryantalist François Nau, Arap gök bilimsel devriminden epey etkilenmişti. Ama Nau eseri çevirirken, "ayın kürelerinin doğası" ile ilintili olan "tuhaf şeyleri" anlayamamıştı. Bu şeyler aslında, Batlamyus'un gök bilimine olan itirazların listeleri idi ve bu eleştiri, Arap kaynaklarında 9. yüzyıldan itibaren listelenmiş ve sistemleştirilmişti. İbni Nefis, büyük Yunan hekimi Galen'in eserini kontrol etmek ve bu eserde bir tıp hatasına işaret etmek cesaretini göstermiştir. Galen, kanın kalpte temizlendiğini ileri sürmüştü. İbni Nefis, akciğerlerden geçerek temizliğini açıklamıştır. Ebubekir Er -Razi'nin ünlü kitabı, ‘eş Şukuk ala Calinus'ta (Galen hakkındaki kuşkular) benzer eleştirel içerikler vardır. (George Saliba, s. 39-42) İslam bilimsel disiplinleri hakkında bildiklerimizin buzdağının henüz tepesi olduğunun farkındayım. (George Saliba, s. 44) Kısaca, felsefenin ve bilginin Bizans'tan Arapçaya doğrudan aktarımı söz konusu değildir. (George Saliba, s. 60) Bilimin, İslam medeniyetine başka bir medeniyet ile 'doğal' bir temas sonucu gelmediğini, çünkü temas edilecek böyle bir medeniyetin var olmadığını görmemiz gerekir. Bilinçli bir elde etme süreci olduğu sonucuna rahatlıkla ulaşmaktayız. (George Saliba, s. 63) 10. yüzyılın ortalarına kadar Bizans topraklarında filozoflara zulüm yapılmış, antik kitaplar kapalı tapınaklarda saklanmıştır. Yunan kaynaklarını okuyup, onları komşu İslam medeniyetine geçirebilecek derecede bilgi sahibi Bizanslılar olmadığı için de, klasik temas kuramının geçerli olamayacağı yeniden onaylanmıştır. (George Saliba, s. 66) Yunanlılar, cebiri Harezmi'nin ifadelendirdiği şekilde bilmiyorlardı. 'Divan' adı verilen bilim dalı geliştikçe, gelirler ile ilgili işlemler ve aritmetik işlemleri de gelişmiştir. Su dağıtımı, hendek kazılması, günlerin uzaması-kısalması, güneşin dönmesi, yıldızların yükselişi, üçgenin, karenin, poligonların yüzey ölçümleri, kemerler, su dolapları, hesaplar vd. divan ilminin detaylarındandı. (George Saliba, s. 71) İlk zamanlarda ‘Divan/hendese/geometri bilen Farslılar, zamanla bu ilmi öğrenen Araplara makamlarını kaptırdılar. Bunun üzerine onlar da, daha ileri seviyede felsefe-bilim öğrenip, tekrar o makamları geri almışlardır. (George Saliba, s. 77-79, 83) Yunan bilimlerinin elde edilmesinin sadece bir kör kopyalama olmadığı, zamanın ihtiyaçlarını karşılamak için ayarlanmış olduğu görülmektedir. Çeviri hareketi daha üstün bir kültürün taklit edilmesi değildi, tersine kaynağında unutulmuş olan metinlerin dışarı çıkartılması idi. Bu klasik eserler, yıllarca mahzenlerde tutulmuş, ancak Bağdat'tan gelen talep üzerine dışarı çıkarılmış ve Bağdat'ta değerlendirilmiştir. Çeviri ve Arap özgün bilimlerini oluşturma aynı anda yürümekte idi. Özgün bilgileri oluşturma etkinliği, ileri seviyeye metinlerin ‘çevirmesinden önce başlamıştı’ ve bu etkinlik, çevirilerden yararlanılarak daha da ilerlemişti. (George Saliba, s. 81, 93) Çeviriler ile Yunan mirası yeniden değerlendirilmiş, cebir, trigonometri gibi yeni bilimler ortaya çıkarılmıştır. (George Saliba, s. 82) Çevirilerde teknik terimlerin Arapça asılları kullanılmıştır. Demek ki, önceden o ilmi seviyeye ulaşılmıştı. (George Saliba, s. 83) Prof. Jacques Risler tarafından, 'Batıya Trigonometriyi öğreten adam' olarak tarif edilen Battani de yazdığı 'Şerhu'l makalati'l-erbai li-Batlamyus' adlı eserde Batlamyus'un hatalarını tek tek bulmuş ve onun trigonometri bilmediğini ispat etmiştir. (Ali Çankırılı, Batıda İlmi Skandallar, s. 41) “İslam, bilimi aldı, korudu ve sonra Batıya devretmedi. Bu bilim, çevirilerden önce gelişmeye başlamış, bu bilimler ile beraber gelişmesini sürdürmüş ve ileri bir seviyeye ulaşıp sonrada bu bilimi batılılara Endülüs’ten Bağdat’a, üniversiteler vasıtası ile ulaştırmıştır.” Cihazlar geliştirilmiş, yeni yöntemler bulunmuş, solar apojenin 11 derece yer değiştirdiği keşfedilmiştir. Bu ince gözlemleri yapacak, bugün bile kullandığımız hassas değerleri saptayacak gökbilimciler eğitilmiştir. Tüm bunlar, çevirmekte oldukları Yunan metinlerini henüz kavramaya başlayan acemiler tarafından bulunamazdı. (George Saliba, s. 95-97) Tusi, görünen solar diskin, Batlamyus'un söylediği gibi sabit olmadığını, boyutunun değiştiğini keşfetmiştir. İbni Şatır, güneşin hareketini anlatan bir matematik model geliştirmiştir. Düzeltmeler, yeni teknikler, yeni çözümler ve gelişmeler, Yunan bilimsel başyapıtlarına eleştirel bakışın sonucuydu. Mesela, Abdurrahman el Sufi, ‘Suver el-kevakib el-Sabite’ adlı kitabını, Yunan geleneği ile uzun tartışmalar ve Batlamyus'un metnine karşıt fikirlerle doldurmuştur. Batlamyus'un eserindeki güncellenmesi gereken alanlar, zamanın bilgilerine uyarlanmıştır. (George Saliba, s. 100) Çevirmenler, zaten Yunan geleneğine de yabancı olan alternatif trigonometrik alanın varlığını öğrenemezlerdi. Küresel sinüs kuramını keşfeden Tusi, sinüs yerine tanjant fonksiyon kullanan başka bir dizilimi bu kurama eklemiştir. (George Saliba, s. 101) Kısaca Batlamyus'un ‘El-Mecisti’ metnine yapılan müdahalenin özeti; ‘matematiksel güncelleme veya hataların düzeltilmesi’ değil, başta gökbilim olmak üzere metnin ‘bütünü ile yeniden yapılandırılması ve düzenlenmesi’ idi. Yeni şeyler eklenmiş, bazı kısımlar çıkartılmış, çelişkiler ayıklanmıştı. (George Saliba, s. 102) “Müslüman alimlerin altyapıları, çevirilerden önce zaten vardı, çevirilerle beraber düzeltmeler de yapıldı ve sonra özgün kuramlar oluşturuldu ve yeni bilimsel teoriler ileri sürüldü.” (George Saliba, s. 108-109) Heysim'in oluşturduğu kavramlar, Yunan mirasını kınamakla kalmıyor, tutarlı bir bilimin temelini de atıyordu. (George Saliba, s. 112) Heysem'den sonraki gök bilimsel gelişmeler ve aynı zamanda ortaya atılmaya başlanan soruların Avrupa Rönesans'ı zamanının soruları ile benzerliği dikkat çekicidir. Tusi, ‘Tezkire’ adlı eserinde Batlamyus'a alternatif kendi modellerini sunar. (George Saliba, s. 119, 121) Ehaveyn, el-Hafri ve Gıyaseddin Mansur Şirazi ise, Batlamyus gök biliminin sorunlarını saymanın ötesinde çözüm önerileri de getirirler. (George Saliba, s. 112,124, 125, 168, 170) Ali Kuşçu ise, Batlamyus'un Merkür ile ilgili çıkmazına en zarif çözümlerden birini sunar. (George Saliba, s. 123) İslam gökbilim geleneği öyle bir olgunluğa erişmişti ki, daha önce “düşünülmemiş konular ortaya atılabiliyor, yeni problemler, ilişkiler, kurumsal stratejiler üzerinde duruluyor, alimler kendi modellerini sunuyorlardı.” Bu tarz araştırmalar sadece gökbilim ile sınırlı kalmayıp, diğer bilim alanlarına da yayılmıştı. (George Saliba, s. 128) Bizans ve Sasani kültürleri bilimsel incelikten yoksundu. Müslüman alimler sayesinde, Yunan klasik fikirleri çürütülme ve değiştirilme yolu ile yeniden dolaşıma girmiştir. (George Saliba, s. 132) Çevirisi yapılacak metinlerin bilinçli ve istekli seçimi, bu metinlerin kabul edilmesi veya reddedilmesi konusunu etkilemiştir. (George Saliba, s. 133) Ebubekir er-Razi, Galen'in iddialarına itiraz etmiş, su çiçeği ile kızamık arasındaki farkı anlatmıştır. Abdüllatif el-Bağdadi ise, "Gözlem her zaman sözcüklerden daha güçlüdür." diyerek, gözlemin öneminin altını çizmiştir. (George Saliba, s. 135) Bilim insanları, Yunan geleneğinin hatalarını temizleyip, Yunan yazarlarının bilmediği alanlarda kendi geleneklerini oluşturmuşlardır. Matematiği, fiziksel görüntüleri açıklamak için kullanan Hafri sayesinde bu disiplin ivme kazanmıştır. (George Saliba, s. 136) Müslümanlara özel ilmi elhey'e yani astronomi ilmi ile fiziksel gerçekliğe aykırı olmayan matematik modelleri tanımlama yoluna gidilmiştir. (George Saliba, s. 139) Batlamyus gökbiliminin sorunlarını çözmek için yeni kavramlar veya yeni matematik teoremleri türeten el-Urdi, Tusi, Şirazi, Hafri, Şatır gibi gökbilimcilerin çalışmaları daha sonra, Rönesans'ı da etkilemiştir. Tusi bir teorem bulmuş, Kopernik ve Rönesans gökbilimcilerinin hepsi bu teoremi kullanmıştır. (George Saliba, s. 162) Noel Swerdlow: "Kopernik, Tusi tarafından icat edilen ve kullanılan iki cihazdan birini kullanarak yörünge düzlemlerinin salınımını açıklamıştır." demektedir. (Noel, Commentariolus, s. 488) Kopernik, İbni Şatır'ın ay modelinin aynısını kullandı ve Merkür'ün hareketini açıklamak için ibni Şatır gibi ‘Tusi çifte bağı’ kullandı. (George Saliba, s. 167) İslam gökbilimindeki gelişmeler, bu kültürün ne denli titiz ve özenli olduğunu ve bilimsel düşüncesini gelişen tutarlılık ve kesinlik ölçütlerine göre nasıl kusursuzlaştırdığını bize göstermektedir. (George Saliba, s. 172) Urdi: "Astronominin konusu, Allah'ın en inanılmaz eseridir, en muhteşem oluşumu ve en iyi uygulamasıdır. Kanıtlar ise geometrik ve aritmetiktir ve dolayısıyla kesindir. Bu yolla zihin, yüce Allah'ın varlığının tartışılmaz kanıtına sahip oluyor, yaratıcının muhteşemliğini, bilgeliğini ve gücünün enginliğini sergiliyor. Allah'ım! Yaratıcıların en büyüğü ve yücesi sensin." (Urdi, Kitap al Hey'e, s. 27) Tusi, Batlamyus'un dilinin gökbilime aykırı olduğunu ilan etmiştir. (George Saliba, s. 182) Galileo da, Tusi çifte bağını kullanarak, iki karşıt hareketin arasındaki duraksama fikrini çürütmüştür. (George Saliba, s. 184)
Din ve gökbilim: Çoğu ‘hey'e yazarının aynı zamanda tanınmış din bilgini olduğunu tahmin etmek zor değildir. Din sayesinde gelişen bilimlere örnek vermek gerekirse: Mikat, yani namaz zamanlarını belirleme ilmi sayesinde trigonometri kuralları gelişme göstermiştir. Trigonometri sayesinde astronomide de ilerleme sağlanmıştır. Dinin sağlıklı bir bedene sahip olma vurgusu, tıp ile din uygulamaları arasındaki ilişkiyi geliştirmiştir. Galen, kalbin işleyişi ile ilgili olarak eleştiren ve sonunda kanın akciğer dolaşımını bulan ibni Nefis, aynı zamanda uygulamacı Şafii hukukçusu idi. E. S. Kennedy: "Düzlem ve küresel üçgen çalışması (trigonometri) aslında Arapça yazan bilim insanları tarafından yaratıldı ve bu ifadenin geçerli olduğu tek matematik dalı budur." demektedir. (Studies in the Islamic exact sciences, 327-344) Kopernik, İbni Şatır'ın üst gezegen modelini kullanmıştır. Din bilim ilişkisi, Avrupa'daki bilim ve din arasındaki çatışmanın tersine, çok sağlıklı idi. İslam toplumunda din ve bilim arasında bir çatışma yoktur. (George Saliba, s. 186-191) Kopernik'in yaptığı şey, İbn-i Şatır'ın modellerini almak, güneşi sabit tutmak ve yerküre ile onu merkez almış tüm gezegenleri, güneşin çevresinde döndürmektir. Yunan metinlerinden çok Arap kaynaklarına benzemektedir. İslam dünyasından Avrupa'ya aktarılan bilgi, Rönesans bilimini etkilemiştir. (George Saliba, s. 195) Victor Robert tarafından yazılan ve ‘Isis'te yayınlanan makalenin başlığı şöyledir: İbni Şatır'ın güneş ve ay kuramı: Kopernik öncesi Kopernik modeli. (Isis, 48; 428-432) Bu buluş, doğal olarak bilim dünyasını alt üst etmişti. Yaygın inanış, Rönesans biliminin yoktan yaratılmış olduğu idi ve yine bu inanışa göre Rönesans biliminin klasik Yunan kaynaklarından esinlendiği ama İslam kaynakları ile hiçbir ilgisi olmadığı şeklinde idi. (George Saliba, s. 196) Neugebauer, Tusi çifte bağının matematiksel kanıtına, Tusi'nin ‘Tezkere'sinde rastlanmıştır. (George Saliba, s. 198) Kopernik ise, aynı teoremi 1543'te çok benzer bir kanıtla açıklamıştır. (George Saliba, s. 200) Swerdlow şöyle der: "Kopernik'in Merkür modeli, İbni Şatır'ın modeli ile aynıdır." (N. M. Swerdlow, Mathematical Astronomy in Copernicus’ De Revolutionibus, s. 500) Bu kanıtlar, İslam dünyasından Rönesans dünyasına gökbilim fikirlerinin taşındığı iddiasını güçlendirmektedir. Kopernik, Müslümanlardan aldığı bu bilgileri kendi gökbilimini oluştururken ‘özgürce ve bazen de Merkür örneğinde olduğu gibi tam anlamıyla anlayamadan’ kullanır. Artık Kopernik'in eserleri ile Tusi ve İbni Şatır'ın eserler arasındaki benzerlikleri saptayabiliyoruz. (George Saliba, s. 209-211) İslam topraklarından Avrupa kentlerine, kendi ülkelerinin bilimini götüren bilim insanları bulunmaktadır. Rönesans bilim insanları, bilimsel etkinliklerdeki son gelişmeler için Yunan klasik kaynaklar yerine İslam dünyasına bakıyorlardı. Bu durum, gökbilim ve tıp gibi sürekli yenilenmesi gereken deneysel alanlar için özellikle geçerliydi. Vesalius'un, "Bu Araplar şimdi bize Yunanlılar kadar yakın" ifadesi çok şey anlatmaktadır. (George Saliba, s. 229-230)
Avrupa'da var olduğu iddia edilen bilim, din çatışması İslam medeniyetinde geçerli olmamıştır. “Gazali sonrası dönemi için bile” bu iddia doğru değildir. (George Saliba, s. 240)
Sigrid Hunke, ‘Avrupa’nın Üzerine Doğan İslam Güneşi’ adlı eserinde özetle şunları söylemektedir: “Batının sayısız değerler borçlandığı İslam medeniyetinden söz ederek hakikatin ortaya çıkarılma zamanının geldiğine inanıyoruz. Batı’nın tarih, ilim, fikir, sanat eserlerinde Yunan ve Roma dönemleri uzun uzun anlatılırken sonraki bin yıl sanki hiç yaşanmamış gibi hemen Yeni Çağa atlanır. Müslümanların tam yedi yüz yıl boyunca medeniyet ışığını taşıdıklarını, Yunanlılardan iki kat daha fazla insanlığı aydınlatmış olduklarını ağızlarına bile almazlar. Batılılara göre Müslümanların rolleri sadece İlk Çağ Yunan bilim hazinelerini batıya aktarmaktan ibarettir. Buradaki asıl amaç, İslam medeniyetinin Avrupa’ya hocalık eden büyük başarılarını unutturmak ve onlara hakaret etmektir.” (Sigrid Hunke ise, Avrupa’nın Üzerine Doğan İslam Güneşi, s. 14) Artık Batı Dünyasının şükran duyguları borçlu olduğu bir toplumdan bahsetme zamanı gelmiştir. Orta Çağda Müslümanlarla Batılıların 750 sene süren komşulukları esnasında Yunanlılara nazaran insanlık medeniyetini en az iki kat geliştirip Batıya birçok konuda tesir ettikleri, Müslümanların dini inançlarından dolayı her zaman göz arda edilmişlerdir. (Hunke, s. 18) Amalfi’li Flavio Gioja, pusulanın ilk mucidi bilinirken aslında Araplar bunu çok önceden kullanmış, Haçlı Seferleri sırasında Maricourt’lu Petrus Müslümanlardan aldığı bilgileri 1269’da Fransa’ya sunmuş ve ancak elli sene sonra 1320’de İtalyan F.Gioja pusulayı ‘sözde’ keşfetmiştir. (Hunke, s. 48) Arap medeniyeti, ticaret, haçlı seferleri, gezginler vasıtasıyla Batının günlük hayatına ekonomik ve kültürel yönden olumlu yönde etkilemiştir. (Hunke, s. 53) Dünyanın bütün medeni milletleri Arapların bize öğrettikleri rakamları kullanmaktadır. Araplar sayı yazımlarını Hintlilerden almış, geliştirerek Avrupalılara aktarmıştır. Mesela, 487, Roma rakamları ile CCCCLXXXVII şeklinde yazılmakta idi. Bu ve benzeri en basit bir hesabı yapmaya bile imkan vermeyen sistemden Avrupa’yı Araplar kurtarmıştır. (Hunke, s. 56, 59) Algoritma’yı 12. asırdan itibaren Avrupa’ya el-Harezmi öğretmiştir. Fakat bu gerçek Batıya ancak 1845 yılında Fransız Reinand ile getirilebilmiştir. El-Harezmi’den önce Batıda özel bir matematik ilmi yoktu. (Hunke, s. 65-66) 12. asırda bir papaz, “Piza’nın caddelerini dolduran ve şehre vahşi çehrelerini veren kafir, korkunç deniz canavarları” şeklinde tarif ettiği Araplardan, Avrupa’da bilimin öncülerinden kabul edilen Piza’lı Leonardo da (Başta matematik hocası Sidi Ömer’den) dersler almıştır. Leonardo, İskenderiye ve Şam kütüphanelerini altına üstüne getirir ve bu bilgilerle ülkesine döndükten sonra zaman içinde meşhur olur. (Hunke, s. 76, 79-81) Arap astronomistlerinden Muhammed İbn-i Musa, Batlamyus’un “Astronomi cetvellerini” düzeltmiştir. (Hunke, s. 96) Halifenin emri ile dünyanın çevresini ölçmüştür. Felsefe, mantık ve meteorolojiyle de ilgilenmiştir. Kardeşi Ahmet ise tekniğe düşkün, ev ve el aletleri mucitçisidir. Mekanik sanatında Heron gibi şahısların elde edemediği neticelere ulaşmış biridir. (Hunke, s. 98) Astronomi ilminin gelişmesi, yeni keşiflerin bulunması ve ilerlemesi ne Romalı ne Hintli; ilk defa Araplar sayesinde olmuştur. Kur’an’daki gökleri araştırma ile ilgili ayetler ve Efendimizin “gök ve yerler Allah’ın varlığını hatırlatır.” mealindeki hadisler Müslümanları astronomiye yöneltmiştir. (Hunke, s. 105-106) El-Battani, Nasiruddin et-Tusi, Uluğ Bey, Biruni gibi alimler yanında İbni Firnas gibi alimler de, Endülüs’te 880 yılında ilk uçağı icat etmiştir. (Hunke, s. 108) Araplar, Ptolomeus’un basit kadranını (Saat- pusula düzlemlerini) geliştirerek yeni aletler icat etmişlerdir. Ayrıca Araplar sekstant ve oktant aletlerini ve çalar güneş saatlerini bulmuşlardır. (Hunke, s. 113) Araplar miras aldıkları kültür hazinelerini, bir reçete gibi kabullenmemişlerdir. Ele geçirdikleri yabancı bilgilerin sonuçlarını hemen kontrol edip hatalarını düzelttikten sonra, bunların üzerine yeni bilgiler eklemeye başlamışlardır. Onlar deney ile ispatlamadan hiç bişey kabullenmemiştir. Mesela Sabit Bin Kurra, Aristo ve Ptolomeus’un eserlerini tenkit eden eserler yazmış, astronom Theon’un gözünden kaçan eski bilgileri eleştirmiş ve geliştirmiştir. Hiparch ve Ptolomeus’dan beri süre gelen birçok hatayı düzelten, yenileyip geliştirenler de Araplardır. (Hunke, s. 121) Batı, el-Hıvarizmi ve Me’mün cetvelleri ile el Battani’nin Sabii, İbn Yunus’un Hakimi cetvellerini, Alfons’un cetvellerine esas teşkil eden es-Sarkali’nin Toledo cetvellerini alarak, Kopernik devrine kadar onları kullanmıştır. Fransız Sedillot, “Bağdat astronomları daha 10. asrın sonlarında, nihai noktalara varmış durumdaydılar” demektedir. (Hunke, s. 116) Mesela bunlardan el-Fergani, ekliptik eğimi ve güneşin yörüngesini ilk bulanlardandır. Sabit Bin Kurra ise, dünyanın güneş etrafındaki dönümünü iki ayrı metotla ölçmüştür. Batıda Alhazen lakabıyla tanınan Hasan İbni Heysem ise, ışığın kırılması nazariyesini ileri sürmüştür. Öklid ve Ptolomeus gözün ışık yaydığını ileri sürerken, İbni Heysem ise ‘göz ışık yaymaz, cisimlerden göze ışık gelir, adeseden geçerek görünür olur’ der. Heysem ayrıca ayın ışığını güneşten aldığını, fotoğrafçılıktaki karanlık odayı, hava tabakasının 15 km olduğunu, projektörün etki kanununu, ilk okuma gözlüklerini bulandır. (Hunke, s. 120-121) el-Bitruci, gezegenlerin sürüklenmeleri ve dış merkezli dairelere dair teorileri ileri sürmüştür. el-Kindi, açıların pergel ile ölçümünü ve sıvıların izafi ağırlıklarını hesaplamıştır. Ali b. Süleyman 1000 senesinde ‘atom nazariyesini’ ileri sürmüştür. (Hunke, s. 122) Şüphesiz Kopernik bu alimlerin eserlerinden etkilenmiş ve fazlasıyla yararlanmıştır. Kopernikvari dönüş nazariyesini 500 sene öncesinden el-Biruni bulmuştur. 1800’lü yıllarda bile İbni Yusuf’un eserlerinden yararlanılmakta idi. (Hunke, s. 117) Karanlık oda, pompa ve torna ile ilk uçak makinesinin sözde mucidi Da Vinci birçok yönden Araplara tabi/bağlı olmuş, el-Heysem’den ilhamlar almıştır. Galile Teleskopu’nun arkasında da, el-Heysem’in gölgesi vardır. (Hunke, s. 120) Kısaca deneysel araştırmaların ilk öncüleri Roger Bacon veya Baco Von Verulam, Leonardo Da Vinci veya Galile değil, Araplardır. (Hunke, s. 119) İbni Bace (Avempace), İbni Tufeyl (Abubecer), İbni Rüşd (Averroes), el- Bitruci (Alpetragius) tarafından yönetilen, Aristo ile Ptolomeus’un görüş tarzları arasındaki fikri mücadele, 13. ve 14. asırlarda Endülüs’ten Fransa, Almanya ve İngiltere’ye uzanır. Büyük Albert, Thomas d’Aquin, Roger Bacon, Jean Buridan, Dietrich gibi mücadelecilerin sahneye çıkmalarına vesile olur ve Batı düşüncesini ve tefekkürünü harekete geçirir. Araplar matematiğin üstadı idiler. Romalılar bu sahaya hemen hemen hiçbir şey getirmediler. Araplar yeni ilim dalları meydana getirdiler, diğerlerini de Hintlilerle Yunanlıların ulaştırdıkları seviyeden çok yukarı çıkardılar. “Rönesans’ımızın üstatları, onun için Yunanlılar değil, bilakis Araplar oldular.” Arap matematik zekasının, ‘ilimlerin en güzel dalı’ saydıkları bu hesap dalına büyük düşkünlüğü vardı. Aritmetiği sistematikleştiren el-Harizmi’dir. Piza’lı Leonardo, başta cebir olmak üzere bilgilerini Ebu Kamil eş-Şuca’, el- Biruni, İbni- Sina, el- Karaci gibi alimlerin eserlerine borçludur. Virgülün arkasındaki ondalık kesirle hesap yapmayı da Araplar bulmuştur. Cebirdeki bilinmeyen işareti ‘x’ de Arap işaretidir. Araplar bilinmeyen meçhule “Şey” derlerdi. Kısaca bunu “ş” ile gösterirlerdi. İspanyolcada, “ş” harfini karşılığı ise “x” işaretidir. Araplar sinüs, tanjant kurallarını, trigonometrinin esas formlarını oluşturdular. Batı, Sexagesimal hesap ile dairenin altmışa bölünmesini de Araplardan öğrenmişlerdir. Ayrıca Araplar, Batılılardan 700 yıl önce diferansiyel hesabını ortaya çıkarmışlardır. Batı, karanlıklardan aydınlığa çıkmasını Araplara borçludur. Araplar ilmi düşünce ve araştırmayı ateşleyerek, harekete geçirip, beslediler. Rakamları, geliştirdikleri aletleri, aritmetik, cebir, kürevi trigonometri ve optikleri sayesinde batıyı tabii ilimler sahasında artık kendi alet ve keşiflerine dayanarak ilerlemeye kalkışacak bir seviyeye getirdiler. (Hunke, s. 124-130) Agrippa von Nettesheim: “İbni Sina, er- Razi ve İbni Rüşt’ün eserleri, Hipokrat ve Galen’inkilerle aynı değerde kabul olunmuşlardır.” derken (Hunke, s. 139) Aziz Chrysostomus ise, hasta bir Hristiyan’ın Müslüman bir doktora tedavi olması halinde kiliseden aforoz edileceğini ilan eder. Aynı dönemlerde Kahire doktorlar odası başkanı İbni Rıdvan ise, “doktor düşmanlarını da aynı ruh, alaka ve özenle tedavi etmelidir.” demektedir. (Hunke, s. 147) Haclı seferlerinden dönüşte Avrupa’da tıp ilerlemeye başlar. İlk hastanelerden biri Paris’te kurulur; Hotel-Dieu/Tanrının konağı. Yer samanlarla kaplıdır, kadın erkek karışık, bulaşıcı hastalık taşıyanla hafif hasta yan yana ve ortalık haşereden geçilmez durumdadır. (Mak Nordau, Aus dem Wahren Miliarlande, I/121) O dönemde İslam âlemindeki bir hasta ise, özel oda, banyo, iyileşince dinlenmesi için 5 altın para, kitap ve müzik desteği, temizlik, beyaz çarşaflar ve aydınlık bir ortam ile tedavi vermektedir. (Hunke, s. 149) 10. asırda sadece Kurtuba’da 50 hastane bulunmaktadır. Köylere kadar ulaşan sağlık merkezleri yanında hapishanelerde bile hastaneler kurulmuştur. Tedavi parasızdı ve iyileşene elbise ve hemen çalışmaya başlayıp dermansız kalmasın diye bir aylık para yardımı yapılıyordu. (Hunke, s. 153) Tıpta ilk kez ihtisas imtihanını Araplar meydana getirmiştir. (Hunke, s. 159) Tıp ve kimya başta, birçok alanda 230 eser bırakan Razi, dünyanın iki mihver etrafında döndüğümü, güneşin dünyadan büyük, ayın ise küçük olduğuna ve feza boşluğu, mıknatıs gibi, çiçek- kızamık, sağlık lügati, pratik sağlık bilgileri, böbrek, çocuk hastalıkları alanlarda da eserler vermiştir. O aynı zamanda, kimyayı tıbbın hizmetine ilk sokan kişi olmuştur. (Hunke, s. 162-172) Batıda akıl hastaları kötü ruhun tesirinde kabul edilip dayak ile tedavi edilmeye çalışılırken, Arap ülkelerinde sinir hastaları uzman kliniklerde tedavi görürlerdi. Bu konuda Batıda ilk adımlar ise ancak 1751 yılında İngiltere’de atılmıştır. (Hunke, s. 174) İbni Nefis, ilk kez kan dolaşımını bulan kişidir. (Hunke, s. 179) Halbuki daha sonra Batılı Colombo, bunu kendisinin bulduğunu ileri sürmüştür. (Hunke, s. 182) İbni Sina şarbonu ilk kez tam olarak açıklarken, et-Tabari ise, uyuz hastalığına neden olan paraziti bulmuştur. İbn-i Rüsd’ün çiçek hastalığı üzerine yaptığı buluşlardan 200 sene sonra bile Kayzer I. Maximilian bir kararname ile çiçek hastalığının ilahi bir ikaz olduğunu, bunu inkarın küfür demek olduğunu ilan etmekte idi. 9. asrın ilk yarısında ise Maseveyh, cüzzam hastalığını her yönü ile açıklarken Avrupa’da ise 16. asrın başlarında bile cüzzamlıların kaderi tamamen kilisenin elinde idi. (Hunke, s. 188–189) Veba 14. asırda Avrupa’yı kasıp kavururken, 1348 yılında tıbbi bir rapor yazan Montpellier Üniversitesinden bir profesör, vebanın yayılma nedeni olarak hasta bakışlarının olduğunu ileri sürerken aynı yıllarda (1348) Gırnata sultanının veziri İbn-i Hatib, vebanın temas ile bulaştığını tespit etmiştir. (Hunke, s. 191) Arap Doktor Ebu’l-Kasım, hemofili üzerine açıklamalarda bulunur, Yunanlıların geri seviyede bıraktıkları kadın hastalıkları konusunda yeni usul ve aletlerle büyük ilerlemeler kaydeder. Ceninin ters doğumuna müdahaleyi ilk o tavsiye eder. Kolpeurynter aletini ilk o icad eder. Fransız cerrah Pare’yi üne kavuşturan büyük damarların bağlanmasını da ondan 6 asır önce Ebul-kasım bulmuştu. Ayrıca ‘Trendelenburg Durumu’nu da ilk o bulmuştur. (Hunke, s. 193-194) Damar içi şırıngalama ve buz torbası, İbni Sina’nın icadıdır. Ayrıca narkoz ve antibiyotiği de bulmuştur. Yine psikoterapi, müzik ile tedavi konularında da İbni Heysem ve İbni Sina çalışmalarda bulunmuşlardır. Arap patent hakkı Batı’da tanınmış değildir. (Hunke, s. 196-197) Hipokrat’ı bile yazdığı eserlerle eleştirecek seviyede bulunan Ali İbni Heysem, birçok yönü ile tam bir eser kabul edilen ‘el-Kitabü’l-Melik’ adlı eserini yazar. Tıp tarihçisi Neuburger: “Bizanslıların derme çatma ve karışık devşirme eserleri yerine Araplar düzenli geniş kitaplar yazdılar. Onlar canlı bir bilim dili oluşturdular.” demektedir. Piza’lı meşhur Leonardo, Müslüman Araplardan matematik ve tıp ilmi konularında faydalanmıştır. Emevi halifesi el-Velid’in ilk Arap hastanesini kurup oraya hekimleri tayin etmesinden 800 sene sonra, ilk defa 1500 yılında Strasburger hastanesine bir memur doktor atanmıştır ve bunu 1517’de Leipzig hastanesi ve 1536’da Paris Hotel-Dieu takip etmiştir. Arapların Batıya sundukları ‘Yunan malzemesi’, asırlarca Bizanslıların yaşattığı malzemeden hacimce çok daha büyüktür. Araplar bunları metodik şekilde düzenlenip zenginleştirildikten sonra Batıya sunmuşlardır. (Hunke, s. 200-223) Ayrıca Araplar, Yunanlıların ürettiği ilaçların zararlı yönlerini belli ilavelerle hafifletmişlerdir. Agrippa von Nettesheim: “Tıbbın Araplarla başladığı iddia edilebilir.”(Hunke, s. 227, 229) ve İngiliz tarihçi Custom’da, “Araplar, deneysel kimyayı modern organik ve inorganik kimyanın keşifleri için gerekli bulunan seviyeye yükselttiler.” (History of Medicines, s. 371) demektedir. (Hunke, s. 233) Batıda Razi’nin geliştirdiği ilaçlardan birine Blanc Rhasis (Rhasis, Razi’nin Batıdaki ismi) adı verilmiştir. (Hunke, s. 235) Araplarda, 780 yılında ilk resmi eczanelerini kurup resmi sağlık zabıtalarına denetlendirirken, Kayzer II. Fredrik Arapların bu çalışmalarını ancak 1231 yılında onaylayıp uygulamaya sokabilmiştir. (Hunke, s. 238) Müslümanların ilaçlar üzerindeki çalışmalarının tesirleri, Batıda 19. yüzyılın ortalarına dek devam eder. Bugün bütün teşkilatı ile her hastane, her kimya laboratuvarı, her eczane ve ilaç imal yeri, Arap dehasının elle tutulan birer abidesidir. (Hunke, s. 243) 1000 yılında papalık tahtına oturan Aurillac’lı Gerbert, “Roma’da bekçilik yapabilmeye yetecek kadar bile bilgi sahibi kimse bulunmadığını.” ifade etmektedir. Aynı yıllarda ise el-Biruni, dünyanın güneşin etrafında döndüğünü, İbni Heysem ise görme kanununu keşfederken aynı zamanda küresel aynaları ve karanlık odayı bulmuştu. (Hunke, s. 246) Tertullian ise, “İncil’in tebliğinden sonra, tabiatı araştırma ile ilgilenmek, İsa’nın kanaatince, bizim görevimiz değildir.” demektedir. (Hunke, s. 253) Bir gezgin 891 yılında Bağdat’ta yüzden fazla halka açık kütüphane sayarken, 10. asırda Batı manastırlarında nadiren birer düzine kitap bulunmakta idi. Zamanının küçük bir kasabası olan Necef’te 40.000 ciltlik bir kütüphane bulunurken, Rey şehir kütüphanesinin mevcudunun tespiti için 10 büyük kataloğa ihtiyaç duyulmuştu. Nasurittin et-Tusi’nin sadece rasathane için topladığı eser sayısı 400.000 cilt idi. Kahire’deki halife el-Aziz’in kütüphanesinde ise 1.600.000 cilt eser vardı. Oğlu ise 18 salonluk ek bina yaptırarak içini kitaplarla donatmıştı. Vezir e-Muhallebi’nin 117.000, vezir İbni Abbad’ın ise 206.000 ciltlik kitaplığı bulunmakta idi. (Hunke, s. 275-276) Bağdat’ta bulunan kütüphanelerden sadece Nizamiye Kütüphanesine yıllık bir buçuk milyon altın frank tutarında tahsisat, yeni kitap ve yazma tesisi için ayrılmıştı. (Hunke, s. 278) Araplar, Yunan mirasını sadece batmak ve unutulup yok olmaktan kurtarmakla yetinmediler. “Onu sistematik bir şekilde düzenledikten sonra Batıya devrettiler.” Onlar bugünkü manada cebir, aritmetik, küresel trigonometri, jeoloji ve sosyoloji ile deneysel kimya ve fiziğin kurucuları oldular ve sayısız keşif ve buluşlar yaptılar. (Hunke, s. 290) Batı, müzik aletlerinin büyük kısmını Müslümanlara borçludur. Arap müzik aletleri, çoğunluğu Arapça isimle birlikte İspanya üzerinden Batıya geçmiştir: lut, gitar, mandola, mandolin, pandora, psalteriyon, rebab, rebek, flüt, kaval, tronpet, timbal, boynuz boru, zimbel, tambur, davul, kastenyet, naker, ayrıca piyanonun öncüsü kanun, armoni ilmi, tiz ses. Major gamda 5=4, minör gamda 6=5 fasıla ilişkisini de İbn-i Sina ve el-Farabi Batıya öğretmiştir. Notaların adları olarak kullanılan, do, re, mi, fa, sol, la, si isimlerini, Havari Johannes ilahisinden değil (çünkü bu ilahi daha sonra yazılmıştır) Arapça notalardan alınmıştır. Bunların dal, ra, mim, fa, sad, lam, sin harflerinden alması çok muhtemeldir. (Hunke, s. 394-396) Ziraat ve sulama tekliklerine ait İspanyolcadaki kelimeler Arapçadan geçmedir. İlk defa 20. yüzyılda Batıda gerçekleştirilen ‘suni döllenme’ ilk defa Araplar tarafından uygulamıştır. (Hunke, s. 399) İtalyan ilahiyatçı şair Dante de İbni Arabi’den etkilenmiştir. (Hunke, s. 436)
“Gırnata'nın 70 kütüphanesinden biri olan Alkazar'daki kütüphanede 400.000 kitap olduğu söylenmektedir ki, bu o dönemde Avrupa'nın en büyük kütüphanelerinden biri olan İsviçre'deki St. Gali manastırı'nda, sadece 600 kitap bulunmakta idi. Kurtuba'da yollar asfaltlanmış ve sokak köşelerine lambalar konulmuştur.” (Jack Goody, Avrupa'da İslam Damgası, s. 88) “Yakubi, kendi zamanında (891) Bağdat'ta yüzden fazla kitapçı olduğunu aktarır.” (Abdurrahman Ahmet, Garbın İslam'dan öğrendikleri, s. 16) “Onuncu asırda yaşayan Sahip ibn-i Abbas gibi yöneticilerin kendi kütüphanelerinde, Avrupa'daki bütün kütüphanelerde bulunan kitapların toplamı kadar kitap vardı.” (Durant, The Age of Faith, s. 237) “1064 yılında, yalnız Bağdat'taki yüksekokulların sayısı 30 idi.” (Abdurrahman Ahmet, Garbın İslam'dan öğrendikleri, s. 30) “1178 yılında Bağdat'ta bir 'şeyhe' (kadın profesör) bulunduğu, onun derslerinin çok sayıda dinleyici çektiği söylenmekte idi.” (Durant, The Age of Faith, s. 319)
Will Durant’ın ‘İslam Medeniyeti’ adlı eserinden özetle devam edelim: “İslam dünyasında ilk kağıt fabrikası 794’te Bağdat’ta kuruldu. Müslümanlar kağıt yapımını İspanya’ya götürdüler. Kağıt Mekke’ye 797 yılında, İtalya’ya 1154, Almanya’ya 1228, İngiltere’ye de 1309 yılında geldi. 891 yılında Bağdat’ta yüzden fazla kitapevi vardı. (Durant, s. 88) Küçük bir daireye, boş anlamına gelen ‘Sıfr-sıfır’ dendi. Batı dillerinde rakam anlamındaki ‘Chiffre’ sözü buradan gelir. Latin ilim adamları sıfıra ‘Zephyrum’ derler. İtalyanlarda bunu kısaltarak ‘Zero’ yaptı. Cebir, adını Müslümanlara borçludur. Harezmi’nin cebir kitabı, 16. yüzyıla kadar Avrupa üniversitelerinde ana matematik kitabı olarak okutuldu. Sabit İbni Kurra dünyanın yuvarlaklığını hesaplamış, Fergani’nin yazdığı astronomi kitabı 7 asır boyunca Avrupa ve Asya’da temel kitap olarak okutulmuştu. Ebu’l Vefa, Tycho Brahe’den altı asır önce ayın üçüncü değişmesini keşfetmişti. Müslümanlar tarafından son derece geliştirilen usturlap onuncu yüzyılda Avrupa’ya geldi, on yedinci asra dek kullanıldı. (Durant, s. 98-99) Biruni, dünyanın yuvarlak olduğunu biliyor ve yerçekiminin de farkındaydı. Geometriye teoremlerin ispatını getiren odur. Kimya Müslümanlar tarafında kurulan bir ilimdir. İslam alimleri damıtma cihazını da geliştirmişler ve ayrıca alkalilerle asitlerin farkını tespit etmişlerdir. (Durant, s. 102, 103) Şurup şeklinde sunulan ilaçlar Müslümanlar tarafından tıp dünyasına getirmiştir. Tarihte ilk dispanser ve ilk eczaneleri açanlar Müslümanlardır. İlk eczacılık okulunu kuranlar da Müslümanlardır. Çiçek ve kızamık hastalıklarına karşı İslam hekimlerinin geliştirdikleri tedavi şekline bugün bile eklenecek fazla bir şey yoktur. 931 yılında Bağdat’ta 860 diplomalı doktor vardı. Tarihte ilk göz hastalıkları hakkında eser veren, Hunan İbni İshak ve Ali İbni İsa’dır. Razi’nin tıp kitabı asırlarca okutulmuştur. (Durant, s. 105-107) İbni Sina’nın ‘Kanun fi Tıp’ adlı eseri 12. yüzyıldan 17. yüzyıla dek Avrupa üniversitelerinin en önemli eseri olmuştur. Müslümanlar Suriye yolu ile Yunan fikirlerini aldılar ve bunları ‘işleyerek’ İspanya yoluyla Avrupa’ya devrettiler. (Durant, s. 111-112) Tahta levhalar yardımıyla kumaş üstüne baskı tekniği, Müslüman Mısır'dan Haçlılar vasıtasıyla Avrupa'ya aktarıldı ki, matbaanın icadında rol oynamış olması muhtemeldir. Mısır Ezher üniversitesi, dünyanın ilk üniversitesi olarak açılmıştır. (Durant, s. 178) Muhammed ibnül Hişam büyütücü merceği Avrupalılardan üç asır önce keşfetmesine ramak kalmıştı. Bacon, Witelo ve diğer Avrupalılar, mikroskop ve teleskopa doğru giden ilerlemelerinde Muhammed İbnu'l-Hişam'ı esas aldılar. Ayrıca Hişam, fotoğrafçılığın temeli olan karanlık oda prensibinin uygulayıcısıdır. O'nun Avrupa ilmine büyük katkısı olmuştur. Bacon, ‘Opus Maitus’ adlı eserinin hemen her sayfasında onun adını zikreder. Kepler'e gelinceye kadar Avrupalıların bilgisi, el-Hişam'ın ışık çalışmaları üzerine kurulmuştu. (Durant, s. 180) Ebu’l Kasımu'l-Zehravi'nin ‘el-Tasrif’ adlı tıp ansiklopedisi, Avrupa'da ana cerrahi kitabı olarak kullanıldı. (Durant, s. 210) Sadece Bağdat'ta 1064 yılında otuz kolej vardı. Nasırüddin Tusi, Trigonometriyi ilk defa özel bir ilim olarak ele alıp eser veren kişidir. M. İdrisi, Müslüman coğrafyacıların çoğu gibi dünyanın yuvarlak olduğunu kabul ediyordu." (Durant, s. 245, 246) İslam âlemi, hastahanelerin kalitesi ve donanımı bakımından da dünyaya öncülük ediyordu. (Durant, s. 248) Hristiyanlığın Müslümanlık üzerindeki tesiri hemen hemen tamamı ile dine ve savaşa yönelik olmuştur. İslam'ın Hristiyanlık üzerindeki tesiri ise çeşitli ve son derece geniş olmuştur. Yeni ilaçlar, ticaret ve sanayi tekniği, denizcilik ve dildeki etkisi çok fazla idi. Genç Hristiyanlar iyi bir eğitim görmeleri için İspanya’ya gönderilirdi. Batı, Haçlı savaşlarını kaybetti ama itikadlar savaşını kazandı. “Haçlı seferlerinin açtığı yaralar, diğer taraftan Moğolların İslam dünyasını yakıp yıkması, İslam âlemini karanlık bir döneme, fakirliğe sürükledi.” Halbuki yenilen Batı, sarfettiği gayretle olgunlaşarak mağlubiyetini unuttu; katedraller dikmeye, aklın açık denizlerinde dolaşmaya başladı. Artık Rönesans'a doğru ilerliyordu.” (Durant, s. 260-262)
İslam felsefesinin özgünlüğü ve Batı’ya tesiri
“İslam dünyası, felsefesinin heybetli bir beşiğidir.” (Maxime Rodinson, Batıyı Büyüten İslam, s. 25) Mosheim: ‘Endülüs Müslümanlarının Avrupa felsefesinin üstadı oldukları bir gerçektir.’ (Lord John Davenport, Hz. Muhammed ve Kur’an-ı Kerim, s. 56) "İslam felsefesinin Batıya girişi ile beraber Rönesans başlamıştır." (Prof. Hüseyin Karaman, İslam Felsefesi Tarihi, s. 192-194)
Gazali: “Şüphe etmeyen, hiçbir zaman hiçbir kesinlik elde edemez.” (Ziyaüddin Serdar, İslam medeniyetinin geleceği, s. 51) Biruni, ‘Asar’ adlı eserinin giriş kısmında, ‘insanları gerçeği görmez hale getiren her türlü sebep ortadan kaldırılmalı’ demektedir. (Will Durant, İslam Medeniyeti, s. 102) Farabi'nin dediği gibi, felsefenin ancak İslam topraklarına geldiği zaman ‘özgürlüğüne kavuştuğu’ görülür. (Prof. Dr. George Saliba, İslam Bilimi ve Avrupa Rönesans’ının Oluşumu, s. 60)
“İslam felsefesi, kendi tarih ve doktrinal gelişimi içinde, hele tasavvufi ve kelami düşünce çeşitlerini de içine alacak şekilde bir bütün olarak değerlendirildiğinde, yepyeni meseleler ortaya atan, bu meseleler ile birlikte eski Yunan felsefesinin meselelerine yeni çözümler sunan, İslami karakteriyle de özgün bir felsefedir.” (Tacettin Gökhan Özçelik, İslam Medeniyetini Ortaya Çıkaran Felsefeye Kısa Bir Bakış, Turkish Studies -Social, s. 3096) İslam felsefesi yenilikçidir. Yunan felsefesinin akımlarına tamamen zıt hatta tepki olarak gelişen akımlar ortaya koymuştur. İslam felsefesinin ‘Antikçağ felsefesinden etkilendiği hususlar olsa da, bu etkinin geliştirilerek devam ettiği kabul edilmektedir.’ (Mirpenç Akşit, İslam Felsefesinin Yapısı, Felsefe ve Sosyal Bilimler Dergisi, 2019, Bahar, Sayı: 27, s. 373) “İslam filozofları kendi düşünce dünyalarını tabii ki Batı kökenli felsefe ile de zenginleştirmişlerdir ama asla 'aynısını alıp sadece Arap harfleri ile aktarmak' gibi bir aracı konumuna düşmemiş, ‘içselleştirmiş, geliştirmiştir, değiştirmiş, yeni form- teoriler ile insanlık düşünce tarihine katkıda’ bulunmuşlardır. Bilim ve Medeniyet tarihi, bir bayrak yarışıdır." (Namık Kemal'in Renan müdafaanamesi'nden alıntılayan, İbrahim Kalın, Akıl ve Erdem, s. 379) “İbni Sina, Aristo felsefesini tenkit edebilecek bir makamda idi. Amelie Marie Goichon, ‘Orta Çağ filozoflarından herhangi biri hakkında yazılan inceleme eserlerde muhakkak İbni Sina'nın bu filozofa tesirinden’ bahsedilir.” (Haydar Bammat, Batı medeniyetinin kuruluşunda Müslümanların rolü, s. 48) demektedir. “İslam felsefesi, Gazalicilik, işrakilik ve Doğu felsefeciliği, varlığın zorunlu ve mümkün varlık olarak ikiye ayrılması görüşü gibi yeni teoriler ileri sürmüştür. Eski filozofları ve felsefeleri tenkit etmiştir. Kindi, Farabi, ibni Sina gibi filozoflar, Aristo, Eflatun ve eski Yunan filozoflarının bazı görüşlerini ya kısmen ya da tamamen reddetmişlerdir. İslam filozofları zaman, mekan, araz, cevher, harekat ve sükuna verilen anlamları gerçek dışı bulmuş ve eleştirmiştir. Eski teorileri geliştirmişler ve onlara yeni ilaveler eklemişlerdir. Mesela Aristo 2 ve Aleksandre ise 3 çeşit akıl var derken, Kindi 4. bir aklı ilave etmiştir. Müslüman filozoflar aynı zamanda birbirlerini, görüşlerini de tenkit etmiştir.” (Prof. Mehmet Bayraktar, İslam felsefesine giriş, s. 123-126) “Düşüncenin basitten mükemmele doğru giden akılcı bir çizgide ilerlediğini, bunun da eski Yunan’da başlayıp günümüze kadar devam ettiğini söyleyenler, hem Batı’da hem de Doğu’da bu çizgiye uymayan düşünceleri yok saymaktadırlar. Bu bağlamda İslam düşüncesinin ana damarlarından biri olan “oluş mektebi” de yok sayılmış, çoğunlukla Yunan felsefesinin tercümesiyle birlikte ağrılık kazanan “varlık” mektebi dikkate alınmıştır. Öyle ki, Yunan felsefesinin İslam düşüncesi içerisinde uğradığı önemli değişiklikler ya bir adaptasyon ya da ortamın gerektirdiği yapay fikirler olarak değerlendirilmiş ve Aristoteles’in düşüncelerini işleyen Farabi ve İbn-i Sina, onun hem metafizik hem de mantık konusundaki düşüncelerini temelden değiştirirken, bu değişiklikle ortaya çıkan yeni durum özgün bir ürün olarak sayılmamıştır. Örneğin, Farabi, ‘Kitabu’l Huruf’ adlı eserinde, dil- düşünce ilişkisi temelinde ama Arapça bağlamında bir metafizik kurmakta, mantıkta Aristo’dan oldukça farklı kavramlarla konuşmaktadır. İbn-i Sina ise, metafizikte mümkün- zorunlu varlık ayrımıyla tamamen farklı bir varlık anlayışı ortaya koyarken, mantığı metafizikten ayırarak formel hale getirmekle mantık ilmini adeta yeniden inşa etmektedir. Gazali, başta ‘Mekasidü’l Felasife’ adlı eserinin başındaki mantık bölümü olmak üzere, ‘Miyarü’l İlim’ ve diğer mantık kitaplarında, burhanda kullanılan önermelerin içeriğine ve tümdengelimsel, kıyasa yönelik önemli eleştiriler getirmiş ve İbn-i Teymiye, ‘er-Red al’el Mantıkiyyun’ adlı eserinde bu eleştirileri sürdürmüştür. Ayrıca Gazali, ‘Tehafütü’l-Felasife’ adlı eserinde, bir yandan ciddi bir akıl eleştirisi yaparken diğer yandan meşşailerin zorunluluk düşüncesine karşı ‘imkan fikrini’ işlemiştir. Bütün bunlar, birbirinden kopuk düşünceler değil, belli bir sürecin eseridir. Örneğin mantıktaki eleştiriler, İbn-i Sina’da başlayan kategorilerin sayısı tartışması, tümellerin göreli-zihni varlıklar oluşu, delalet konusunun mantık ilmine eklenmesi, bilgi edinme yetisi olarak vehim yetisinin dikkate alınıp yanlışın kaynağı olarak gösterilmesi, kiplik konusuna fiil, bir sürecin devamı niteliğindedir.” (Prof. Hasan Ayık, “İslam felsefesinin özgünlüğü ve Yunan felsefesinden yapılan tercüme faaliyetleri” adlı makalesinden)
İngiliz Charles Mismer; "Hristiyanlar alim olunca Hristiyanlıkla ilişkileri kesilir. Müslümanlar da cahil olunca İslamiyet'le ilişkileri kesilir." demektedir. (Mehmet Yazıcı, Unutulmayan Anılar, s. 67; Adnan Odabaş, Dikkat misyoner geliyor, s. 67) “İslamiyet, insan fikrini geliştirmeye ve mükemmel hale getirmeye insanları yönlendirmiştir.” (Namık Kemal, Renan Müdafaanamesi, s. 54) “Yazılı kültüre sahip olmayan Araplar, İslam'ın oluşturduğu araştırma ruhu ile kısa sürede bilimsel anlamda ciddi gelişmeler kaydetmişlerdir.” (Selçuk Kütük, Deizm, s. 81) "Farabi'nin dediği gibi, felsefenin ancak İslam topraklarına geldiği zaman ‘özgürlüğüne kavuştuğu’ görülür." (Prof. Dr. George Saliba, İslam Bilimi ve Avrupa Rönesans'ının Oluşumu, s. 60) “Roger Bacon'ın ‘felsefe Müslümanlardan alınmıştır.’ sözünü nakleden tarihçi Niall Ferguson, ‘Avrupa'nın, üretimini Orta Çağ İslam dünyasına borçlu olduğunu da’ ifade eder. (Niall Ferguson, Uygarlık; Batı ve ötekiler, s. 76)
Jean-Jacques Rousseau, ‘Bilim ve Edebiyat üzerine Söylem’ adlı eserinde, Müslümanlara hakaret ederken bile istemeden de olsa bir itirafta da bulunmaktadır: “Bugün aydın bir hayat yaşayan bu dünyanın insanları birkaç yüzyıl önce cahillikten dolayı çok kötü bir durumdaydı. Cehaletten daha kötü birtakım belirsiz bilimsel ıstılahta zorbalıkla bilgi tahtına oturdu ve neredeyse kaldırılamayacak engelleri bilginin önüne koydu. İnsanları doğru yola tekrar getirmek için bir devrime ihtiyaç vardı; maalesef bu devrim hiç umulmayacak bir yöreden geldi. Nihayet bilimlerin aramızda tekrar doğmasına sebep olan bilgi yoksulu işte o aptal Müslümanlardı.” (Jean-Jacques Rousseau, The Basic Political Writings, s. 3) Henry George Farmer: ‘Avrupa’nın Fikri Gelişimi’ adlı eserin yazarı Dr. J. W. Draper der ki: Tarihin en üzücü şeylerinden birisi, Avrupalı yazarların ustaca ve sistemli bir şekilde Batının İslam bilim geleneğinden aldıklarını göz önünden kaldırmaya çalışmalarıdır.” (Henry George Farmer. Historical Facts for the Arabian Musical Influence, “Forward” s. V) “İslam felsefesinin Batı’ya olan etkileri, sadece büyük boyutlarda olmakla kalmamış aynı zamanda sürekli ve şaşırtıcı düzeyde çok çeşitli alanlarda olmuştur.” (Nicholas Rescher. The Impact of Arabic Philosophy on the West, The Islamic Quarterly 10, 1966, 11) "Albert Le Grand her şeyini İbni Sina'ya, Saint Thomas'da İbni Rüşd'e borçludur." (Bruno Etienne, L'express, 12.05.1989) Bağdat gibi kültür merkezlerinde uygarlığın, 'Yunanlılardan da ileri' taşındığını, Şengör gibi bir ateist yazar bile itiraf etmektedir. (Newton Neden Türk Değildi? s. 17) Aynı yazar başka bir yazısında da, Batılı bilim adamlarının düştüğü hataya kendisinin de düştüğünü şöyle itiraf etmektedir: "Fuat Sezgin Bey’le tanıştıktan sonra, İslam âleminin Yunan bilimini çok "eleştirel bir gözle ele aldığını", buna bir sürü "ilaveler yaptığını" ve “gelişmelere neden olduğunu” hayretler içerisinde gördüm ve Fuat Bey’in üretimi karşısında daha çok hayrete düştüm." (Celal Şengör, Bir Bilim Adamı, s. 499) Wilhelm Dilthey de "İslam bilim ve felsefe tarihinin Yunan felsefesinin bir kopyası olmadığını, kendine özel yaratıcılığı olduğunu, modern bilim doğuşunu Müslümanlara borçlu olduğunu" (Dilthey, Einleitung die Geistswissenschft, s. 293) belirtir.
Kısaca, İslam felsefesi özgün bir felsefedir. Sadece Yunan felsefesini alıp, koruyup sonra Avrupa'ya aktarmış bir eklektik yani telifçi bir felsefe de değildir. En önemlisi de, İslam felsefesi, İslam dininin etkisi ile ‘vahiy çerçeveli’ bir felsefe olma özelliğine sahiptir ve asla materyalist bir felsefe değildir.